Yatay havuç, dikey sopa

92

İşçi Cephesi gazetesi olarak, 12 eylül 2010’da gerçekleşen referandumda, mevcut değişikliklerin rejimin demokratikleşmesini sağlamak bir yana, 12 Eylül askeri darbesi anayasasını takviye edeceğini ve rejimin baskıcı karakterinde bir değişim yapmayacağını ifade etmiş ve darbe anayasasının makyajlanmasına “hayır” demiştik.

“Vesayeti kaldırdık” diyen AKP’nin anayasa makyajı, referandumdan kısa bir süre sonra akmaya başladı. “Vesayetin, statükonun…” kaldırılmadığı sadece el değiştirdiği açığa çıktı. İşin gerçeği, derin ekonomik kriz devam ederken, Arap demokratik devrimleri yayılırken, işçi sınıfının birleşik olmasa da mücadeleleri artarken, Kürt halkının hak mücadeleleri, Yunan işçi sınıfının grev dalgaları kıyılarımızda gezinirken, burjuvazinin asker-polis rejimini tasfiye edeceğini düşünmek hayalcilik olurdu.

Gözaltı Dalgası Yayılıyor

Referandumun ardından, SDP ve TÖP üyelerinin ve bir dizi sosyalistin ciddi deliller olmaksızın Devrimci Karargah davası kapsamında tutuklanması, rejimin dimdik ayakta durduğunu gösteriyordu. Operasyonlar bununla sınırlı kalmadı, Recep Erdoğan’ın “ileri demokrasisinin” özel yetkili savcıları görevlerini ifşa etmek için cansiperane çalıştılar. KCK davasından binlerce Kürt muhalif gözaltına alındı. Seçimlerden önce gözaltına alınanların sayısı 3 bini aştı. 1 Mayıs’ın ardından çok sayıda demokratik kuruma baskınlar gerçekleşti. İşçi direnişleri ve yürüyüşleri polisin saldırısıyla karşılaştı. Adana’da Deniz Gezmiş anmasına katılan öğrenci de, basın açıklamasına katılan memur da gözaltına alınmaktan kurtulamadı.

Ahmet Şık, Nedim Şener gibi muhalif gazeteciler yazılarından dolayı tutuklandılar, birçok gazete, dergi ve gazeteciye ciddi para cezaları geldi. Tayyip Erdoğan’ı ve destekçilerini eleştirmek neredeyse bir suç haline geldi. Çok sayıda temelsiz suçlamalar davalara delil olarak sunuldu.

Seçim öncesinde saldırıların yeni adresi Hopa’ydı. Polisin gazıyla ölen Metin Lokumcu’ya Başbakan’ın “eşkıya” demesi, hükümetin yaklaşımının kısa bir özetiydi. Ölümün ardından gerçekleşen protesto gösterilerine katılan devrimcilerden 12’sinin Hopa’da, 5’inin Ankara’da tutuklanması da bu yaklaşımın olağan sonucuydu.

Burjuvazinin desteğine, rejimin gücünü de ekleyen ve böylece her gün özgüveni ve elbette kibiri biraz daha artan Başbakan, kendisine muhalefet etme cüreti gösteren herkesin cezasının verilmesi emrini buyuruyordu, amiri memuru da gereğini yerine getiriyordu.

Genel Seçimler Sonrası: Durmak Yok, Sopaya Devam

Hükümet seçimlerden sonra da kaldığı yerden devam etti. Balkondan kaynaşma ve birlik çağrısı yapan Başbakan, sokakta emekçiye, devrimciye sopayı uygun gördü. 12 Haziran akşamı Artvin Halkevi başkanı gözaltına alındı. 13 Haziran’da Hopa’da basın açıklamasına katılan 22 kişi karakola ifadeye alındı. Ankara’da protestolara katılan Halkevleri, Öğrenci Kollektifleri, ÖDP, SDP ve TKP üyesi 17 kişi gözaltına alındı. Yine İstanbul’daki 1 Mayıs gösterisinde “Mahir, Hüseyin, Ulaş” sloganı atan 5 ÖDP’li Çorum’da gözaltına alındı. Belli ki seçim zaferinin verdiği özgüvenle saldırıya geçmişti hükümet.

Faşizm mi? Bildiğimiz Rejim mi?

Bu saldırılar birçok çevre tarafından AKP faşizmi olarak ifade edildi. Hükümetin bu politikası faşizmdir? Ya da her baskı faşizm mi anlamına gelmektedir? Daha önce de söylediğimiz gibi her baskı rejimi faşizm değildir. Hükümetin bu sopa politikasını onun faşizmine bağlamamız, ya da rejimin faşizme gittiği yanılgısına düşmemiz, meselenin bir burjuva sınıf politikası olduğu gerçeğini gözden kaçırmamıza neden olur. Hükümetin sopayı elinden düşürmediği doğrudur, ancak bu havucu bıraktığı manasına da gelmemektedir. Bir tür demokratik gericilik politikası uygulayan hükümet, bir yandan belli demokratik düzenlemelerle kitlelerin gözünü boyayarak, sınıf önderliklerini ve Kürt hareketini paralize etmeye çalışırken bir yandan da her tür baskıyı emekçilere reva görmektedir.

Örneğin bir sosyalist olarak kimliğini ifade etmekte özgürsün diyen hükümet, emekçiler taleplerini sokağa çıkarak ifade etmeye kalktığında, özel yetkili savcılarını emekçilerin ve devrimcilerin üzerine salmaktadır.

Saldırılar Patronlar Sınıfının Ortak Politikası

Kuşkusuz bu baskı siyaseti AKP’nin tek başına tercihi değildir. AKP patronlar sınıfını temsil etmektedir. Avrupa Birliği’ne girmek isteyen ve emperyalistleşerek kârlarına kâr katmak isteyen Türkiye burjuvazisi, hükümetten bir yandan demokratik düzenlemeler talep ederken, öte yandan işçi sınıfının ve örgütlerinin bu yükselişe ayak bağı olmasını istememektedir. İşçi Cephesi sayfalarında bunu yürütmenin güçlendirilmesi eğilimi olarak ifade etmiştik. Krizle birlikte işçi sınıfından korkan burjuvazinin yürütmeyi güçlendirmeye çalıştığını ve bunun uluslararası bir politika olduğunu, Türkiye’de de Erdoğan’ın yürütmeyi güçlendirmeye çalışacağını ifade etmiştik. Bugün Fransa’da da Sarkozy’nin, Almanya’da Merkel’in yapmaya çalıştığı budur. Gözaltılardaki keyfilikte AKP’nin ve Erdoğan’ın etkileri de olsa, bunun ortak bir burjuva siyaset olduğu biz emekçilerce unutulmamalıdır.

Daha önce de birçok kez ifade ettiğimiz gibi Türkiye burjuvazisinin rejimin demokratik dönüşümünü sağlaması mümkün değildir. Demokratik dönüşüm ve elbette, ezilenden emekçilerden yana bir demokratik anayasanın oluşturulması da, Kürt sorununun çözümü de işçi sınıfı önderliğinde, emekçi halkın ve ezilen tüm kesimlerin örgütlü mücadelesi ile mümkün olabilecektir.

İşçi sınıfının, ezilenlerin, Kürt halkının temsilcileri ve tutuklu gazeteciler serbest bırakılsın!

Hopa halkı üzerindeki ablukaya son verilsin!

Özel Yetkili Savcılar görevden alınsın!

Keyfi, gözaltı ve baskınlara son verilsin!

Örgütlenmenin ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılsın!

İşçiden, emekçiden yana bir anayasa için emekçilerin ve Kürt halkının temsilcilerinin de olduğu bir kurucu meclis!

Yorumlar kapalıdır.