1 Mayıs’ın ardından: Sonuçlar ve olasılıklar

117

Şu anda Fransa, Doğu’yu ve özellikle Türkiye’yi bize karşı uyarmaya çalışıyor ve yalnızca bugünkü telgraflar, Türk basınının makalelerinde, Fransa’nın açık kışkırtmasıyla, İtalya-Sovyet antlaşmasının Sovyetler Birliği’ni, yani sizi ve beni, İtalya’nın Küçük Asya’daki acımasız planlarına destek vermek zorunluluğunda bıraktığını yazıyor. Yoldaşlar, Türkiye Sovyetler Birliği’ne birçok şey borçludur. Genel olarak Doğu’da olduğu gibi, Türkler arasında da Lenin adı, eski peygamberlerin isimlerinin yerini giderek daha fazla alıyor. Fakat üst düzey yönetici çevrelerde emperyalist entrika için alan var. Fransa buna oynamaya çalışıyor ve İtalya’yla olan antlaşmamızın, Türkiye’nin ve bir bütün olarak Doğu halklarının bağımsızlığına karşı doğrudan veya dolaylı olmasının amaçlandığını kışkırtıyor. Ve biz, 1 Mayıs’a hazırlanırken, uluslararası halkların kardeşlik gününe ve dolayısıyla da Doğu halklarının kurtuluş gününe hazırlanırken, bu iddianın yalan ve iftira olduğunu beyan ediyoruz. (…) Bu antlaşma ile İtalya’yla başarıyla ve avantajlı bir şekilde ticaret yapmayı umuyoruz. İtalya’ya, güneydeki buğdayımızı satacağız; İtalyan’ların buğdayla ulusal makarna üretimini başarılı bir şekilde yapabileceklerini duyduk. Onlara petrol satacağız ve onlara kereste satacağız. Fakat ticaretini yapmadığımız ve asla ticaretini yapmayacağımız emtialardan biri, Doğu halklarının bağımsızlığıdır. [Alkış] Bunu, bizimle anlaşma yapmak üzere olan herkes bilsin!

Lev Troçki, “Doğuda ve Batıda 1 Mayıs”, Moskova Sovyetinin Anma Plenumasında Konuşma, Nisan 1923

1 Mayıs 2017, 16 Nisan referandumunun şaibeli sonucunun ardından Evet cephesinde yaşanan moral çöküşü ve Hayır cephesinde gözlemlenen fiziksel ve siyasal toparlanışı bir yönüyle alanlarda tezahür ettiren bir araç işlevini gördü. Geçen senenin 1 Mayıs’ı ile karşılaştırıldığında nicel olarak 2-3 katlık bir katılım artışından ziyade, bina edilmek istenen yeni rejimin gündemlerine dönük taleplerin (OHAL’in kaldırılması, kıdem tazminatına dokunulmaması, KHK’larla atılanların geri alınması ve işten atmaların yasaklanması) daha keskin ve somut sloganlar üzerinden dile getirilmesinin sağlanmasıyla, işçi hareketi Türkiye’nin geleceğine dair asgari düzeylerle de sınırlı kalsa bir eylem programına sahip olduğunun ipuçlarını vermiş oldu.

Belirtmekte fayda var ki, 1 Mayıs’ta da sıkça sloganlar aracılığıyla ifade edildiği üzere, bu ancak bir başlangıç olabilir. Zira katılımın kalabalık olması ve kitlenin psikolojisinin bir coşkuya işaret ediyor olması, bütün ilerici anlamıyla beraber bir ilk adım olarak anlaşılmak zorunda. Bu noktada temel kaygımızın, 16 Nisan’da Bonapartist bir diktatörlüğün inşası çabalarına Üsküdar’dan, Fatih’ten, Eyüp’ten verilen cevapların, 1 Mayıs alanında tek adam rejiminin reddi üzerine kurulu bulunan taleplerle buluşturulması zorunluluğu olması gerektiğini hatırlatalım. Zira sayısız göstergeden de anlaşılacağı üzere, devlet bekasının ilk yardım çantası rolündeki topal Türk sosyal demokrasisinin temsilcisi olduğunu iddia eden CHP’nin kurumsal “Hayır” anlayışı, bu mahallelerde elde edilen rejim karşıtı mevzileri koruma yeteneğinden ve isteğinden tamamen yoksun.

12 Eylül’ün darbeci rejiminin Türkleştirme-İslamlaştırma politikası üzerinden içerisinde yeni bir gerçekliği var ettiği birçok işçi semti ve sanayi merkezi, referandum süreci boyunca yaşadıkları ilerici kırılmaların mantıksal devamını 1 Mayıs’ın sınıfsal olan içeriğinde takip edebilirdi. Bu bağlamda siyasal öncünün biricik görevi, OHAL’in kaldırılmamasıyla kıdem tazminatına el konulması arasındaki birbirini şart koşan politik ve ekonomik ikiliklerin; yani sosyo-politik gerileme sürecinin birleşik yapısının üzerindeki pasın kazınacağı siyasal eylem programlarının duyurulması ve bu programların, “sol mahalleden” izole edilmiş proleterlerin karşısına ulusal çapta bir alternatif olarak çıkartılması olmak durumundadır.

Ne var ki Bakırköy meydanında okunan ve ortaklaşa bir kararla kaleme alındığı belirtilen metnin “İzmir’in dağlarında açan çiçeklere” yaptığı Kürtçe (!) vurgu, referandumla derinleşen çatlakların ve ilerici kırılmaların sınıfçı talepler eşliğinde rejimden tavizsiz bir sosyo-politik kopuşa sıçratılmasından ziyade, bu “hoşnutsuzluk” belirtilerinin “siyasi demokrasinin” liberal mevzileri içerisinde pasifize edilmeye çalışılacağına işaret ediyor. Bu vurgunun demagojik ve yüzeysel karakteri ne kadar bariz olursa olsun, ardında yatan programatik anlayışın teslimiyetçi doğası, işçi ve ezilen ulus hareketlerinin saray karşısında ancak yenilmesi anlamını taşıyabilir. “Türk tipi” vasıfsız sosyal demokrasinin lideri konumundaki Kılıçdaroğlu’nun, yeni rejimin inşasının denemeleri sonucu adeta paramparça olan devlet aygıtına koltuk değneği olma yönündeki politik hattının, sokaktaki Hayır’ı susturma girişimiyle oluşturduğu birleşik küme ve bunun 1 Mayıs kürsüsüne yansıyan sonuçları, bir anlayış olarak proletaryanın ve Kürt halkının siyasal mücadele metodolojisinden kesin olarak dışlanması gereken ve hatta yeri geldiğinde seferberlikler sırasında parçalanması hedeflenecek olan bir norm olarak kabul görmeli.

Neden mi? Bu sorunun cevabını bir örnek üzerinden vermeye çalışalım. “Siyaset” dergisinin Nisan-Mayıs sayısında çıkan bir yazısında Ali Rıza Tura, Leninizmi tanımlamak için “geç gelen burjuvazi karşısında Marksizm” ibaresini kullanıyor. Tura’nın Leninizm tanımı bu satırlarda işlenen konuyla alakasız olarak gözükebilse de aslında oldukça ilgili! Zira Türk solunun “geç” kalacak dahi olsa “gelmekte olan” bir burjuva parlamentarist liberal mutabakat beklentisi, onun rejim içi fraksiyon çatışmalarının baskıcı bir içerik kazanmasının önüne egemen kapitalist bloktan bir engel çıkarılacağı yönündeki saf inancı ve bu beklentinin/inancın öznesi olarak CHP’yi ve/ya çeşitli sosyal demokrat ve sistem içi muhalif odaklarını tayin ediyor olması, tam da 1 Mayıs kürsüsünden okunan metne yol açan yanılgılı siyasetin kendisi. Tura’nın tanımı, ufak gözükebilecek bir nüansın yol açabileceği programatik körlüğün dolaysız getirisi olabilecek toplumsal felaketlerin veciz bir örneği. Zira Leninizm “geç gelen” değil ancak asla gel(e)meyecek olan “burjuvazinin” karşısındaki Marksizmdir. Fark edileceği üzere CHP’ye soldan getirilen eleştirilerin niteliği, daimi olarak onun geç kalmışlığı üzerinden bina edilerek, aslında neoliberal ekonomik birikim modellerinden asla kopamayacağının teşhirinin üzerinden atlanır. TÜSİAD’ın (“geç gelmesi” beklenen burjuvazi), iktidar aygıtının yöneliminden şikayetçi olduğu tarafları dile getirdiği kürsü olarak CHP’nin, en asgari burjuva demokratik görevler karşısında dahi geri dönüşü olanaklı olmayan bir felçleşmeye ve beceriksizliğe mahkum olmuş olması, onun temsilciliğini üstlendiği yağmacı sınıfın demokratik hakları finanse edebilecek sermaye birikiminden kronik olarak yoksun olması, geciken değil ancak “gelmeye” dahi niyeti olmayan bir burjuvazinin varlığına denk geliyor. Bütün bunlara ek olarak unutmayalım ki, referandumun Evet cephesinin silahlı kanadı, “geç” de olsa gelmesi beklenen kapitalizm içi bir çözüm önerisinin varlık şartlarını yaratan özel mülkiyetin en azılı savunucusudur… O halde kitleleri, “olağanüstü” olanın (sarayın) barbarlığından korumak uğruna, bu uyuşuk burjuvazinin “olağan” (!) ve geleneksel politik-ideolojik rıza üretme mekanizmalarına yeniden davet ediyor olmanın anlamı ne olabilir? Bir gereksinim olan proleterlerin örgütsel ve siyasal bağımsızlığının ilgası ve ihlali…

Ancak mesele CHP’nin temsil ettiği sınıfın demokratik sorumlulukları yerine getirme kapasitesinin olmadığını söyleyerek sonlandırılamaz. Türkiye işçi hareketinin, yukarıda aktarılanların geniş kitleler karşısında yalın bir biçimde anlaşılması için formüle etmesi gereken, son derece somut ve açık taleplere ve sloganlara ihtiyacı var. Referandumda başkanlık karşıtı bir ilksel refleks göstermiş olan işçi-emekçi katmanların, hayatta kalma şartlarından doğan kendiliğinden eylem ve eylem girişimlerine bu talepler ve sloganlarla yön vermek, devrimci partinin başlıca görevi olmalıdır. O halde 1.) Bonapartist diktatörlüğün inşasının engellenmesi talebinin desteklenmesine ancak bu desteklenirken “alternatif” burjuva çözümler yerine kitlelerin mücadelelerinin ilerletilmesinin önerilmesine ve 2.) başkanlık rejimi karşıtı muhalefet ile Türk ve Kürt proleterlerin devrimci iktidarının arasındaki sosyo-politik köprüyü kuracak olan geçişsel hedeflere ihtiyacımız var.

İşte tam da bu nedenlerle, saray rejimine karşı verilen mücadeleyi, bu rejimi doğuran diktatoryal kapitalizmin temellerine karşı verilen mücadeleye dönüştürebilecek olan ve böylece bir işçi-emekçi hükümetinin önünü açacak olan, aynı zamanda da eski paradigmaya yeniden çağrı yapmak yerine yeni ve alternatif iktidar organlarının yaratılmasını savunan bir önerinin; yani Troçkist-Morenist akımımızın Kurucu Meclis sloganıyla ifade ettiği talebin mücadeleci dinamiğinin vurgusu yüksek bir önem taşıyor. Kurucu Meclis önerisinin burjuva demokratik karakteri, tam da asla gelmeyecek olan ancak Türk solu tarafından inatla beklenen burjuva demokratik reçetelerin iflasının teşhiri bağlamında, anti-demokratik ve ilerici bir anlam taşıyor. Yarı sömürge karakterli Türk kapitalizminin sözde demokrasisinin neoliberal niteliğiyle uzlaşması mümkün olmayan bir tezatlığa, böylece de ilerici bir çatışmanın politik tezahürlerine işaret eden Kurucu Meclis talebi, ancak ve ancak işçi ve emekçi kitlelerinin birliğinin geliştirilmesi, baskıcı uygulamaların ve aygıtların proletarya tarafından dağıtılması (diktatörlüğün alaşağı edilmesi) ve çalışma saatleri ile ücretlerin emekçiler tarafından belirlenmesi sloganlarıyla bir bütünlük içerisinde kullanılabilir. Zira demokratik görevlerin ulusal egemen sınıflar tarafından yerine getirilemediği ülkelerde, demokratik sloganların tam da bu nedenle devrimci bir “anti-demokratik” karaktere denk düşüyor olmaları ve bu yönleriyle de kitleleri seferber edici özelliklerinin ön plana çıkıyor olması, tam da devrimci önderliğin izlemesi gereken taktiği aydınlatmaktadır: “Burjuva önerilerin sorunları çözmesi imkansızdır” diyerek ve seferberlikler ile çatışmalı süreçlerin yarattığı farkındalığı kullanarak devrimci sürecin gelişimini bütün yönleriyle beslemek.

Yorumlar kapalıdır.