Venezuelalı İşçilerin Dayanışması Black Lives Matter’ın yanında

ABD’deki Venezuelalı sosyalistlerin bir örgütlenmesi olan Venezuelalı İşçilerin Dayanışması’nın ABD’de devam eden ırkçılık karşıtı ayaklanmaya dair makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazı ilk olarak Venezuelan Voices (Venenezuelalı Sesler) sitesinde yayımlanmıştır.

ABD’deki ırkçılık karşıtı ayaklanmayla dayanışma!

Siyah Hayatlar Değerlidir! Zafer isyanın olacak!

ABD’deki Venezuelalı sosyalistlerin bir örgütlenmesi olan Venezuelalı İşçilerin Dayanışması olarak, sürmekte olan ırkçılık karşıtı isyan ve Siyahların Hayatları Değerlidir Hareketi ile dayanışma içerisinde olduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Bu, sistemik ırkçılığa ve onu en çok temsil eden polis ve hapishane şiddetine karşı meşru bir mücadeledir. 25 Mayıs’ta Minneapolis polisi tarafından öldürülen George Floyd ve 13 Mayıs’ta Kentucky, Louisville’de polis tarafından öldürülen Breonna Taylor için adalet istiyoruz. Ahmaud Arbery, Eric Garner, Ramarley Graham, Kalief Browder, Michael Brown, Layleen Polanco, Sandra Bland, Tamir Rice, Trayvon Martin ve daha birçokları gibi polis ırkçılığı ve ırkçı infazcıların kurbanları için adaletin yerine getirilmediğini hatırlıyoruz.

Tutuklanan eylemcilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, gösteriler esnasında yaralanan yüzlerce insan ve öldürülen 12’den fazla kişi için adalet istiyoruz. Gösterilerin kriminalize edilmesini, orduyu sokaklara çağırma girişimlerini ve Trump’ın nefret söylemiyle teşvik ettiği silahlı faşistleri kınıyoruz. Polis ve Ulusal Muhafızlar tarafından düzinelerce şehirde gösterilere yapılan acımasız baskı, devletin önceliğinin işçi sınıfı dayanışmalarını parçalamak, azınlıkları tecrit ve kriminalize etmek ve özel mülkün kutsallığını korumak için can almak olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

ABD, Reagan yönetiminden başlayarak Obama döneminde katmerlenen ve Trump’ın çapını daha da genişlettiği bir kitlesel bir hapis devleti haline gelmiştir, ki bu belgesiz göçmenlerin tutulduğu toplama kamplarının ve hapishanelerin doluluk oranlarından da anlaşılmaktadır. Kapitalist düzen baskısını korumak için polis teşkilatlarına askeri silahlar tedarik ediliyor ve yılda yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Bu durum yankısını, düzenli olarak gerçekleşen acımasız eylemler ve yargısız infazlarda, siyah ve göçmen ailelerin hapsedilmesi, sınır dışı edilmesi ve yıkımlarında ve gündelik saldırganlık ve aşağılamalarda bulmaktadır. Minneapolis 3. Polis Karakolu’nun ateşe verilmesi, bu baskıcı kurumların kalelerini şehirlerimizden silme arzusunu göstermektedir.

Irkçı ve milliyetçi kesimlerde kitlesel bir sosyal tabana sahip, güçlü şirketlerin çıkarlarının, paramiliter grupların ve Protestan mega kiliselerin temsilcisi, iklim değişikliğini inkâr eden, aşırı sağcı, beyaz üstünlüğünü savunan ve kadın düşmanı Trump’ın olaylara ilk tepkisi, sokakları militarize etmek için “Başkaldırı Yasası [Insurrection Act]”nı gündeme getirerek bir olağanüstü hal ilan etme girişimi oldu. Trump, 60’ların kötü şöhretli ırkçı polisinin ifadesini dirilterek, paramiliter saldırıları ve daha fazla polis vahşetini teşvik etti: “Yağma başlarsa, silahlar ateşlenir.”

Madalyonun diğer yüzüne bakarsak, daha liberal burjuva koalisyonlarını temsil eden ve ülkenin ana şehirlerini yöneten Demokrat Parti belediye başkanları ise polis güçlerini adeta bir orduyu savaşa sürer gibi serbest bıraktılar, sokağa çıkma yasakları uyguladılar ve protestoları bastırmak için terör taktikleri ve kitlesel tutuklamalar yaptılar. Onlar da, Trump karşıtı söylemlerine rağmen, hem Covid-19 krizi kapsamında hem de kemer sıkma politikalarını desteklemek adına polis departmanlarını güçlendirme kararlarıyla sistemik ırkçılık ve baskıları politikalarını ilerleten birer suç ortağıdırlar.

Polis kurumu öylesine itibarsızlaşmış durumda ki aktivistler yüzeysel reformlara kanmayacaklardır. Bazı şehirlerde fon ve personel kesintisi konusunda net rakamlar verilmemekle birlikte polis teşkilatlarının bütçelerinde kesintiye gidilmek zorunda kalınmıştır. Polisin, hapishanelerin, göçmen kamplarının ve göçmen polisinin lağvedilmesi çağrıları, sokaklarda hiç olmadığı kadar popülerleşmiştir.

Aynı zamanda, Bernie Sanders’ın duruma yönelik müdahalesi sol açısından tam bir hayal kırıklığı oldu. Sanders’ın kampanyası, diğer Demokrat adaylarınkiyle karşılaştırıldığı zaman polis vahşeti ve kitlesel tutuklamaları azaltma yönündeki en ayrıntılı planı içermesine rağmen, Sanders son açıklamalarında protokole dair reformları, yasal ve idame kurallarını vurgulamanın yanı sıra insan haklarını ihlal eden yerel polis güçlerinden federal fonların kesilmesi çağrısında bulundu. Bununla birlikte, polis güçlerini daha da “profesyonelleştirmek” için ücretlerini artırma önerisi, dostça yapılmış olduğu varsayılınca bile oldukça duyarsızdı. Yani, hareket adayın önüne geçti.

Anaakım medya ise, hareketi bölmek ve kriminalize etmek amacıyla dikkati gösterilerin kitleselliğinden saptırmaya çalıştı. Medya, hükümetin 23 milyon işsizi ve güvencesiz yaşayan on milyonlarca insanı desteklemekten ziyade büyük sermayeyi sübvanse etmeye kaynak ayırmasıyla ortaya çıkan toplumsal krizle birlikte büyüyen öfke ve umutsuzluğun doğrudan ifadeleri olan yağmalara odaklandı. Özel mülkiyeti ve kapitalist düzeni şiddetli bir şekilde savunan polis ise cezasızlık üzerinden protestocuları sakatlıyor ve öldürüyor; mahalleleri ve kitle gruplarını terörize etmek ve seferberlikleri kriminalize etmek için sokağa çıkma yasağını kullanıyor. Protestolarda 10.000’den fazla kişi tutuklandı. Tutuklular, kasıtlı olarak Covid-19’un yayılmasını önlemek için gerekli sağlık önlemlerinden yoksun ve aşırı kalabalık yerlerde tutulmanın kurbanı oluyorlar. Ayrıca protestolar sırasında, doktorlar, hemşireler ve yasal gözlemcilerle birlikte gazeteci ve muhabirlere de 150’den fazla saldırı gerçekleşti.

Bu baskıya rağmen, güçlü bir sınıf dayanışması mevcuttu. New York’taki ulaşım işçileri — en yüksek Covid-19 ölüm oranına sahip işgücü sektörü — tutukluları gösterilerden nakletmeyi reddetti. Otobüs, ambulans ve itfaiye araçları sürücüleri protestocuları desteklemek için korna çaldı. Hemşire ve doktorlar mesailerinden sonra protestolara katıldılar. Sendikalar içerisinde de — özellikle öğretmenler, kamu çalışanları, sağlık, ulaşım, hukuk ve sosyal hizmet sektörlerinde — taban hareketleri, bürokratik liderlerin pasifliğine ve işbirlikçiliklerine meydan okuyorlar. Kendi gösterilerini organize ediyor ve işçi sınıfına karşı şiddeti savunan polis ve hapishane “sendikalarının,” bölgesel ve ulusal sendikal birimlerden atılmasını talep ediyorlar. Kamu sektöründe tabandan örgütlenen sendika üyeleri, polis güçlerini ortadan kaldırmak mücadelelerini, bütçe kesintilerine karşı verdikleri mücadele ve kapitalistlere uygulanan vergilerin artırılması talepleriyle birleştiriyorlar.

Ayaklanma şimdiden birçok kazanım elde etti. Minneapolis’te George Floyd’un katili tutuklandı, aleyhindeki suçlamaların şiddeti arttı ve cinayete ortak olan üç meslektaşı da tutuklandı. Baskıcı güçlerin bütçelerinin azaltılması talebi oldukça geniş yankı uyandırdı. Örneğin, Minneapolis Belediye Konseyi, polis teşkilatını dağıtmak ve mahalleler üzerinden şekillenen bir güvenlik programı oluşturmak için (orta vadede) bir plan uygulamaya başlayacağını duyururken, Minneapolis Eyaleti Başsavcılığı da sivil hak ihlallerine ilişkin soruşturmaları sürdürüyor. Los Angeles, sosyal programları finanse etmek için, polis bütçesinden 150 milyon dolar kesinti yaptığını açıkladı. New York Eyaleti’nde, polis istismarlarının gizlenmesini önlemek ve bütçe kesintileri uygulamak adına öneriler yapıldı.

Bu ırkçılık karşıtı isyanın, biz Venezuelalıların da meselesi olduğunu görmezden gelemeyiz. Venezuela’daki yerli halklar düşmanlaştırmaya, katliamlara ve yağma projeleri karşısında en temel haklarının yok sayılmasına maruz kalıyorlar. Bu arada, FAES gibi polis özel timleri her yıl işçi mahallelerinde, siyahi ve esmer gençleri hedef alan binlerce yargısız infaz gerçekleştiriyor. Polis tarafından dünyadaki en yüksek öldürülme oranlarından biri buralarda ortaya çıkıyor. 2017’de demokratik hakların kısıtlanması ve açlığa karşı gerçekleşen büyük protestolar esnasında Maduro hükümeti 100’den fazla insanı öldürdü ve sokakları askerileştirdi.

Kendini geçici cumhurbaşkanı ilan eden Juan Guaidó ve sahte şansölyesi Julio Borges’in — Trump’ın Venezuela’daki siyasi kalfaları — ABD’deki meşru halk protestolarının, hareketin içeri sızan Venezuelalı ajanlar tarafından provoke edildiği iddialarını şiddetle kınıyoruz. Protestoların gerçek nedenlerini örtbas etmenin ve göçmenler arasında günah keçileri aramanın ötesinde, bu suç propagandası, Venezuela’ya bir emperyalist müdahale çağrısı ve kendileri için krizden bir şeyler elde etmek için yaptıkları çaresiz bir girişimden başka hiçbir şey değildir.

Çoğunluğu ABD’deki ırkçılığa karşı mücadelelere sempati duyan ve ülkedeki yapısal ırkçılığın muazzam ağırlığına maruz kalan Venezuela halkını ne diktatör Maduro hükümeti ne de emperyalizm yanlısı sağ temsil etmektedir. Bir kolektif olarak, ülkelerimizdeki ırkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadeleler arasındaki dayanışmayı, diyaloğu ve karşılıklı öğretiyi teşvik etmeye çalışıyoruz. Okurlarımızı, devam eden isyanla dayanışma içinde hareket etmeye ve kendi ulusal gerçekliğimizle yüzleşmek için bu isyandan dersler almaya çağırıyoruz.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.