Necla Akgökçe ile söyleşi: “Emek güvencesizleştikçe en güvencesiz alanları yine kadınlar dolduruyor”

Uzun yıllar sendikal alanda mücadele yürüten ve şu an feminist emek haberciliği yapan Kadın İşçi dergisinin editörü Necla Akgökçe ile 1 Mayıs’a doğru giden süreçte kadın emeğinin güncel durumu ve kadın işçiler açısından sendikalar üzerine yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

Ücretli-ücretsiz kadın emeği açısından sence bugün öne çıkan başlıca gündemler ve sorunlar ne?

Hem ücretli hem ücretsiz emek bağlamında kadın emeğinin genel görünümüne baktığımızda gerçekten çok uzun süredir aynı görünümün arz ettiğini görüyoruz. Sorunlar değişmiyor, çözüm olanakları gündeme gelmiyor bir türlü. Mesela ücretli çalışma açısından; Türk-İş’in, DİSK’in 50 sene öncesi belgelerini taradığımda görüyorum ki kreş meselesi temel sorunlardan biriydi. Bu sorun bugün de hâlâ devam ediyor. Bir ara kamu kreşleri oluyor, konjonktürel iyileşmeler oluyor ama daha sonra eski haline tekrar dönüyor. Yani kadınların temel problemleri genel olarak değişmiyor. Bir başka sorun, eşdeğerde işe eşit ücret. O konuda da çok ilerleme yok. Sendikalı işyerlerinde ücretler birbirine yakın olmasına rağmen yine erkek ücretleri ile kadın ücretleri arasında ciddi bir fark var. Diğer mesele, işyerinde cinsel taciz meselesi. Hâlâ canlı ve çözümlenmemiş bir sorun olarak devam ediyor. Tüm bunların ötesinde genel görünüme bakıldığında kadın emeğinin geneli hâlâ güvencesiz. En güvencesiz çalışma biçimleri kadınlara sunuluyor. Kadınların güvencesiz alanlarda, sendikasız, taşerona bağlı, çağrıya bağlı işlerde yoğunlaşması hâlâ devam ediyor. Hatta şöyle diyeyim; 19. yüzyılın başındaki dinamikler bugün bile varlığını sürdürüyor.

“Sorunlar değişmiyor, çözüm olanakları gündeme gelmiyor bir türlü. Mesela Türk-İş’in, DİSK’in 50 sene öncesi belgelerini taradığımda görüyorum ki kreş meselesi temel sorunlardan biriydi. Bu sorun bugün de hâlâ devam ediyor.”

Ücretli emek alanında kadın emeğinin bir görünmezliği var. İstihdam rakamlarına bakıyorsun; mesela 8 Mart vesilesiyle kadın raporları yayınlanıyor, TÜİK de yayınlıyor. Hâlâ yüzde 32 civarında bir kadın istihdamı söz konusu. Kadınlar çalışmıyorlar mı? Çalışıyorlar ama hâlâ kayıt dışındalar. Emek güvencesizleştikçe, emek değerini kaybettikçe; taşeronlaşma, değişik çalışma biçimleri gündeme geldikçe en güvencesiz emek alanlarını yine kadınlar dolduruyor. Kadınların düzenli işlerde kayıtlı ve sendikalı çalışması Türkiye’de hâlâ çok zor. Düzenli istihdam içerisinde olmadıkları için de pek çok sorun görünmüyor. Kadınların sendikalardaki güçsüzlüğü de biraz buradan kaynaklanıyor. Mesela tekstil kadın sektörü olarak bilinir ya da gıda da öyledir. Bakıyorsun, kadın üye yok.

“Patriyarka sadece evdeki işleri değil istihdamın niteliğini de belirliyor.”

Ama tüm bunların ötesinde güçlü bir patriyarka var. Kadınların düzenli istihdama girmesini engelleyen temel nedenlerden biri de işgücü piyasalarındaki o hiçbir zaman bitmeyen ciddi cinsiyetçilik ve belli alanların kadınlara kapatılması. Kadınlar “erkek sektörü” denilen yerlere giremiyorlar. Hizmet sektöründe kadınların sayısı bir parça fazlalaştı. O da o kadar akışkan bir sektör ki; birileri geliyor, birileri gidiyor. Mağaza çalışanlarına bak, büyük marketlerde çalışanlara bak. Sirkülasyon çok fazla. Ve patriyarka sadece kadına ev işlerinde artı yükler yüklemekle kalmıyor. Ev işleri, bakım işleri hâlâ kadınların sırtında. Ama patriyarka sadece evdeki işleri belirlemiyor, istihdamın niteliğini de belirliyor. Kadınların ücretli emeğinin biçimleri ve şartları kapitalizmin dinamikleri tarafından belirleniyor sanılıyor. Ama bana kalırsa patriyarkanın etkisi çok büyük, hatta belirleyici bir etkiye sahip olduğunu söyleyebilirim. Ve bu patriyarkada bir türlü ciddi gedikler açamıyoruz. Feministlerin kadın emeğiyle ilgilenme nedeni biraz da bu olmalı. Çünkü orta sınıf feministler de dahil olmak üzere herkes şu veya bu biçimde geçinmeye çalışıyor. Kadın cinayetleri varken buraya pek bakılamıyor ama cinayetlerin katmerli olmasının nedeni de patriyarkanın bu kadar güçlü olması. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Karamsar bir tablo çizdim ama genel ücretli ve ücretsiz emek dengesi böyle. Makineleşme ücretsiz emeğe dair sorunları çözer sanıyorsun ama başka kalem işler biniyor hayatına. Ama şu veya bu biçimde gedikler açarak ilerliyoruz, o kadar da karamsar olmamakta yarar var. Tüm bu tabloya rağmen mücadele de var Türkiye’de. Her an kendini yenileyen bir feminist hareket var. Birtakım eksikliklerimiz var ama feminist hareket bir güç oluşturabiliyor.

Rejimin emek politikaları sadece işçi düşmanı değil kadın düşmanı da aynı zamanda. Yeni çıkan paketler, kadınlara müjdeler, ev hanımlarına cep harçlığı gibi uygulamalar kadınları bu bahsettiğin güvencesiz, sendikasız çalışmaya daha da hapsediyormuş gibi görüyorum. Bu hep böyle miydi yoksa bir artış gözlemliyor musun?

Eskiden güvenceli olan birtakım alanlar şimdi güvencesizleşmeye başladı. Tabii bu küresel kapitalizmin Türkiye’ye biçtiği rolle de ilgili bir şey. Bir taraftan kendi kapitalistlerimizi doyururken, diğer taraftan küresel tekelleri de doyurmak zorundayız ve bu yüzden katmerli bir sömürü var. Mesela burada Almanya’dan farklı bir sömürü düzeyi söz konusu hem patriyarka hem de kapitalizmin kendi dinamikleri açısından. Sürekli daha fazla kâr elde edilmesi ve bunun genel olarak bizim gibi ülkeler üzerinden elde edilmesi buradaki işgücünü daha da güvencesizleştiriyor. Ama kapitalist merkezlerde de kısmi çalışma, evden çalışma gibi ciddi bir güvencesizlik var. Özellikle pandemi sonrası kapitalistler bir şey gördü orada, yeni sömürü biçimleri ortaya çıktı. Bu elbette Türkiye’ye de yansımış vaziyette. Durum daha da katmerlenerek kötüleşiyor kadın emeği açısından da. İthal ikameci sanayileşme döneminde de, Cumhuriyetin ilk yıllarında da Türkiye’de kadınlar hiçbir zaman Batı’da olduğu gibi kapitalizme geçişle birlikte fabrikalara yığılmadılar. Ama fabrikaya giren kadınlar özellikle 60’lı, 70’li yıllardan itibaren biraz daha güvenceli çalışıyorlardı ya da işlerde daha süreklilik vardı. Şimdi öyle bir süreklilik yok. Kadınlar bir fabrikaya girip oradan emekli olabiliyordu, şimdi bu artık hayal.

“İşçilerin ciddi bir biçimde yalnız kaldıklarını düşünüyorum. Yoksulluk artıyor, baskılar artıyor, şiddet artıyor. Ama sınıf örgütlü değil.”

Bu karamsar tabloya rağmen mücadele devam ediyor dedin. Keza son yıllarda kadın işçilerin başını çektiği pek çok grev ve direniş de gördük; Digel Tekstil ve Temel Conta gibi hâlâ devam edenler de var. Hem feminist hareket hem de sınıf hareketi açısından nasıl bir mücadele hattı örmek gerekiyor sence? Kadın hareketi, kadın işçilerin başını çektiği direnişlerle nasıl bağ kurabilir?

Benim sol hareketle, devrimci hareketle ya da sosyalistlerle ilgili gözlemlediğim şey, Kürt sorunu gibi çok temel bir mesele ve savaş söz konusu olduğu için genel olarak dinamiklerin Kürt hareketi tarafından belirlendiği. Bu tabloda sınıf hareketinin çok fazla bir ağırlığı olduğunu sanmıyorum. Sınıf odaklı hareketin belirleyici bir rolü ya da etkili bir gücü yok. Sosyalistlerin büyük bir bölümü şunu bıraktı: Mesela 70’li yıllarda kitle çalışması denilen bir şey vardı. Şimdi çok arkaik görünüyor ama birilerini örgütlemek istiyorsan, sosyalizme kazanmak istiyorsan gidip bir fabrikada çalışacaksın mesela. Türkiye’de kendine sosyalist diyen hareketler son dönemlerde sosyalizmi teoriye dair bir şeymiş gibi algılamaya başladı. Ve işçi sınıfının bundan hiçbir biçimde haberi yok. Bu, hayatlarına hiçbir biçimde dokunmuyor ve işçilerin ciddi bir biçimde yalnız kaldıklarını düşünüyorum.

Yoksulluk artıyor, baskılar artıyor, şiddet artıyor. Sadece kadına yönelik şiddetten bahsetmiyorum, fabrikalarda bir endüstri şiddeti var. Ama sınıf örgütlü değil. Sendikaların eline kalıyor, sendikalar da nerede potansiyel varsa orayı toplayıp ehlileştirmeye çalışıyor. Uzun süre sendikada çalışan biri olarak söylüyorum. Niyetten bağımsız olarak, bunu bilinçli yapmasalar da yaptıkları şey bu oluyor. Sendikada verilen eğitimlerden tut yazılan metinlere kadar hepsi sınıfı belli sınırlar içerisinde tutmayı hedefliyor. Onun dışında politik değil sınıf. Ben Petrol-İş’ten geliyorum, işçiler silme AKP üyesi ya da MHP’li. İşçi sınıfı nasıl bu kadar ırkçı olabilir? Sosyalizmde bilinç dışarıdan getirilir. Sosyalistlere dair bu gözlemlerimi söyleyebilirim.

Diğer taraftan çok parlamento odaklılar. Bu da sınıfa dair somut gerçeklikleri gözden kaçırmalarına neden oluyor. Sınıf hareketi açısından örgütlenme alanı işçi havzalarıdır. Böyle bir şey son dönemlerde göremiyorum. Yapanlar da güç oluşturamıyorlar. İşçilerin bilinç düzeyinin yükselmesinde bize dair birtakım nedenler var ama yapısal nedenler de var. İşçilerin zamanı yok. Biz mesela Petrol-İş’te kadınlara eğitim vermek istiyorduk. Kadınlar hafta içi çalışıyorlar, hafta sonu ev işi yapıyorlar. Bir türlü denk getiremiyorduk. Çünkü belli bir rutin var, o rutinin dışına çıktığın anda yorgunluk katlanıyor. Sendikal çalışma kısıtlı dememin nedeni de mesela sendikalarda eğitim için izin alınır, kadınlar için izin alınmaz.

Feminist hareket açısından ise feminizm dışarıdan bilinç götürmek değildir. Ama şöyle bir şey var: Fabrikada veya hizmet sektöründe çalışan kadınlarda kadın oldukları için belli bir karşı çıkış bilinci var. Onun politikleşmesi gerekiyor. Feminist hareketin bu kısımla bağlantısı yok. Sadece grev ziyaretleriyle, dayanışma ziyaretleriyle, dava takibiyle kalıyor. Evet, bunlar bağlantı noktasıdır ama kadın işçiyi içine alabilecek -örgütleyecek demiyorum, içine alabilecek- bir atmosfer oluşturamıyoruz.

Peki bu sence nasıl mümkün olabilir?

Çeşitli kampanyalarla kendimizi örgütlüyoruz ama işçi kadın deneyimini de içine alabilecek şeyler çok yapamıyoruz. Şunu kabul etmemiz lazım: Biz orta sınıf kaldık. Bunun için bir formülüm yok. Herkes ufak ufak bir şeyler yapıyor, kimi mahallesinde, kimi işyerinde… Ama belirli bir alandaki politikleşme diğer alana sirayet edip kadınların feministleşmesinin önünü açıyor. Mesela bu Kürt hareketi açısından böyle oluyor; Kürt hareketi içerisinde politikleşen birtakım kadınlar feminist harekete daha duyarlı hale geldiler. Tabii devlet kadar çok örgütlenme aracımız yok ama bunu kırmanın yolunu da bulabilmeliyiz. Kampanyalardan bir tanesi de mesela kadın işçiyi içine alabilecek temel sorunlar çerçevesinde olabilir. Sürekliliği olmasa da önemli bir adım olabilir.

Hareketin hafızası da var sonuçta, daha sonrası için ön açıcı olabilir bu.

Evet. Bir de mesela kadın işçi açısından belli sektörler var. Şu anda hizmet sektörü feminist çalışmanın en kolay yapılabileceği sektörlerden bir tanesi. Pandemide mesela sağlık alanında, market çalışanlarında bu görüldü. Özellikle market inanılmaz biçimde akışkan, sirkülasyonun olduğu bir yer ama aynı zamanda tacizler, insan yerine konmama, düşük ücretler vs. nedeniyle kadın bilincinin de olduğu yer. Bunlara yönelik birtakım ağlar kurulabilir gibi geliyor bana. Onun dışında, mesela Kadın İşçi’de bizim başından itibaren temel eksenlerimiz ücret, güvencesizlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işyerinde cinsel taciz ve bunları açığa çıkarabilecek haberler yapmaya çalışıyoruz. Bu aynı zamanda feminist hareket için, feminist kamuoyu için “Bakın burada da böyle sorunlar var. Cinsel tacize karşı bir politika oluşturacaksan işyerlerinde de bakın kadın işçilerin böyle meseleleri var,” demek. Sendikaların yaptığı cılız kadın çalışmalarıyla kalmamalı.

“Sadece kadınların bir araya gelmesi bile başka kapılar açıyor ve oradan bir bilinç doğuyor.”

Editörlüğünü yaptığın Petrol-İş Kadın Dergisi bir sendika tarafından çıkarılan ilk ve tek periyodik kadın dergisiydi. Derginin kadın işçilerin örgütlenmesinde nasıl bir işlevi vardı? Mesela Novamed grevi deneyiminden, Feryal Saygılıgil’in Bir Kadın Grevi kitabından, yine Feryal’in ve Güliz Sağlam’ın Novamed grevi belgeselinden biliyoruz ki sendikanın kadın komisyonu işlevi görmüş dergi. Bir araç olarak kullanılabildi mi?

Evet ama kalıcı olmadı. Novamed sürecinde bir örgütlenme aracı olarak dergiyi bayağı kullandık. Sendikaların örgütlenme biçimi doğrudan doğruya patriyarkal ve hiyerarşik yapıda. Petrol-İş Dergisi genel merkez tarafından ve ona bağlı olarak çıkarılıyor. Şubelerle her zaman sorun olur. O dönemde başkanlar iyiydi, kadın meselelerine o kadar da karşı çıkmıyorlardı. Petrol-İş içerisinde kadın üye sayısı o kadar fazla değildi; o yüzden bir kadın dergisi çıkarmak tehlikeli bir şey gibi görülmedi. O nedenle çıkabildik ve Novamed sırasında gerçekten örgütleyici bir rol oynadı dergi. Sadece Novamed değil, Desa sürecinde de Petrol-İş Kadın Dergisi grevin feministlerin dikkatini çekmesinde önemli bir rol oynadı. Ama şubelerdeki erkeklerin bilinç yapısı o kadar farklı ki. Sen de biliyorsun, bir dergi çıkarmak için ne kadar insan emek sarf ediyor. Şubelere gittiğimde böyle dizili dergiler görüyordum. “Niye dağıtmıyorsunuz?” dediğimde “Gittiğimizde dağıtıyoruz hocam, istiyorsanız alabilirsiniz,” diyorlardı. İlk olarak yani bir dağıtım sorunu vardı. O patriyarkal örgütlenme yapısını kırmak, yeni bir şeylerin yeşermesini sağlamak, çatlaklardan sızmak bayağı zordu. Ama Petrol-İş Dergisi’ni okuyup feminizme yönelen kadınlar şüphesiz vardır, eğitimlerde biraz görülüyordu bu. Toplumsal cinsiyet eğitimleri vermeye başlamıştık. Dergiden ziyade oralarda kadınların değişiminin daha fazla olduğunu düşünüyorum ben. Kadınlar oraya geldiklerinde kadınlık deneyimlerini aktarıyorlardı. Birbirinden öğrenme meselesi… Dergi de bir parça buna vesile olmuş olabilir ama eğitimlerin biraz daha fazla rol oynadığını düşünüyorum. Feminist temelde eğitim vermeye, klasik eğitimin dışına çıkmaya çalışıyorduk. Ama hepsinin ötesinde kadınların bir araya gelmesi bir güç oluşturuyor. Şimdiki aklım olsa eğitimleri daha çok önemserdim. Sadece kadınların bir araya gelmesi bile başka kapılar açıyor ve oradan bir bilinç doğuyor.

Bunu biraz da şundan soruyorum. Baktığımızda neredeyse her sendikanın bir kadın yapısı var; kadın komisyonu, kadın bürosu vs. Ama çoğu zaman bunların göstermelik olduğunu biliyoruz. O yüzden sendikalarda kadınların bağımsız örgütlenmesi çok önemli. Mesela yakın zamanda o çatlaklardan sızmayı başaran Kadıköy Belediyesi’nde Çalışan DİSK’li Kadınlar (Mor Liste) oldu. Bu örgütlenmeleri etkin işleyen yapılar haline nasıl getirebiliriz?

Kadın hareketinin, feminist hareketin burayı görmesi ve desteklemesi gerekiyor. Dışarıda feminist hareket güçlendikçe sendika içerisine de yansıyor. Mesela ILO 190’ın gündeme gelmesi öyle oldu. Ya da İstanbul Sözleşmesi’nin sendikaların gündemine girmesini de feminist hareketin bunu politikleştirmesi sağladı. Kadıköy Belediyesi’nde Ayşecanlar (Ayşecan Ay) ve Nazanlar (Nazan Gevher Çam Ay) şöyle bir şey yaptı: Sendikaların yasal prosedürlerini çok iyi bilerek, sendika yapısını aşındırabilecek maddeleri taslağa koydular. Bu önemli bir şeydi. Çünkü her sendika kadın çalışması yapmaya başladı artık ama bu sendikanın örgütlenme yapısı içinde, yani onun sınırları dahilinde bir şeyler oluyor. Ama onların sürecinde bayağı politikleşmiş, feminist bilince kavuşmuş kadınlar çıktı. Ve sendikadan istedikleri şeyler, sendikanın o örgütsel yapısını da zedeleyecek nitelikte taleplerdi. Mesela bizim Petrol-İş’te yaptığımız tek bir şey vardı; “Kadının beyanı esastır” ilkesini disiplin maddesi olarak koyduk. Bu mesela o sendikanın cinsiyetçi yapısını zedeleyebilecek bir şeydi. Ama ne oldu? Petrol-İş’te bu ilke hiçbir zaman uygulanmadı yönetimde, disiplin kurulunda erkekler olduğu için. O nedenle belli bir siyasi grup üzerinden değil de, feminist hareketin tümü üzerinden bir destek olması gerekiyor. Ama yine de eskiye göre bazı sendikalar daha iyi. Mesela Birleşik Metal’de bir şeyleri değiştirmek için birtakım çalışmalar yapılıyor. En azından düzenli bir kadın eğitimi veriliyor. Bir zamanlar ben de katılıyordum. Bağımsız sendikalarda bir şeyler olacak gibi görünüyordu ama patriyarkal örgütlenme yapısını onlar da üretiyorlar bir taraftan baktığında. Küçükler, etkili değiller; büyük olanlar da kemikleşmiş, sarsılmıyor.

“Kadın işçilerin deneyimleri feminizm tarafından politikleştirildiğinde, görünür kılındığında feminist hareketin zemini de genişleyecek.”

Bugüne kadar gerek Petrol-İş, Tez-Koop-İş kadın dergileriyle gerek Feminist Politika, Pazartesi gibi feminist yayınlarda olsun feminist hareket içinde kadın emeğini daima gündemde tutmuş birisin. Şu anda editörlüğünü yaptığın Kadın İşçi de emek alanına feminist bir bakış açısından çok önemli bir yerde duruyor. Kadın İşçi’nin hangi ihtiyaçlarla, nasıl hedeflerle yola çıktığından bahsedebilir misin?

Kadın işçilerin deneyimleri feminizm tarafından politikleştirildiğinde, görünür kılındığında feminist hareketin zemini de genişleyecek. Tek odaklı bir kadın deneyimi üzerinden değil de daha farklı kadın deneyimlerini de içine alabilecek, kadın işçilerin deneyimlerini de içerek bir yerden bakmak istiyorduk. Bu, sendikalarla çalışıyor olmanın getirdiği bir şeydi. Gerçekten burada bir boşluk var. Orayı pek göremiyoruz. Mesela Gebze’ye gittiğinde bambaşka bir manzarayla karşılaşıyorsun. Bu, o kadınların taleplerini ve sorunlarını da farklı şekilde yaşamalarına neden oluyor. Feminizm burayı biraz es geçiyor gibi geliyordu. İhtiyaç da o nedenle açığa çıktı. Feminist hareket, feminist kamuoyu içinde kadın işçinin görünmeyen deneyimini -bu direniş deneyimleri de olabilir, evin içerisinde ev işleri yapma deneyimi ya da ücretli çalışmanın getirdiği sıkıntıları nasıl aştıkları olabilir- görünür kılmayı hedefliyorduk. Kadın İşçi bir yapı değil, bir tür bir araya geliş değil, bir kampanya çerçevesinde örgütlenmiş bir feminist grup değil; bir haber sitesi. Kadın emek haberciliği yaparak kadınların temel meselelerini kadın işçilerin nasıl deneyimlediğini, yaşadığını feminist kamuoyuna sunmaktı amacımız. Çünkü sendikaların atladığı, uğraşmadığı ya da önemsemediği çok şey var. Bu sorunları politikleştiremez sendikalar, istediği kadar kadın komisyonu olsun, kadın çalışması olsun. O nedenle bunlar feminist hareketin derdi olmalı. Bu deneyimleri bir biçimde aktarabilirsek feminist hareket daha bütünlüklü hale gelir diye düşünüyorduk. Yani bu deneyimleri feminist harekete taşımak. Ve haberler aracılığıyla kadın işçilerin okumasını sağlamak. Ama başlangıçtaki amaç bir de işçi havzalarından kadın haberci koparmaktı. Çünkü oradaki gerçekliği en çok o kadınlar bilir diye düşünüyorduk.

Son olarak, farklı zaman dilimlerinde ücretli ve ücretsiz kadın emeğinin bir dökümünü sunan Kadın Emeği Almanağı’nı çıkardınız. Almanak Türkiye’de kadın emeği tarihine yapılan çok değerli bir katkı oldu. Almanağın hazırlanmasına giden süreçten kısaca bahsedebilir misin?

Ücretli-ücretsiz kadın emeğini her türlü veçhesiyle ve mekânları, üretimde kullanılan araçları, üretim malzemelerini, makinelerden elektrik süpürgesine kadar her şeyi içine alan, kadınların hayatı gibi çok parçalı ve dağınık bir almanak hazırlamaktı hayalim, kafamda öyle bir şey vardı. Açık söylemek gerekirse bu daha büyük bir ekip işiyle ve çok daha uzun sürede yapılması gereken bir şeydi. Feryal’le (Saygılıgil) bir biçimde başladık. Sözlü tarihler yapıldı, dergiler tarandı. O gördüğünüz almanak ortaya çıktı. Kendi adıma en önemli eksikliklerden biri; dönemsel olarak ev içini yeteri kadar inceleyemememiz. Eksiklikleri olan bir çalışma ama gerçekten değişik bir şey yaptığımızı düşünüyorum, genel almanak anlayışını yıkan bir yerden… “Kadınlar yaptığında böyle yapar işte kardeşim, buyurun,” dediğimiz bir çalışma oldu. Mesela büyük olaylarda kadınlar neredeydi sorusunu sorup, kadınların o olaylardaki yerinin anlatıldığı bölümler de var. Ama erkekler tarafından hiç zikredilmeyen, Samsun’da bir kadının başını çektiği bir direnişin, grevin haberi de var. O grevi kimse görmemiş. Mesela Ankara’da opera sanatçısı kadınların grevi var, 24 saatlik bir grev. Orada operada temizlik yapan kadınlar da sanatçıları desteklemiş; ellerinde temizlik malzemeleriyle fotoğrafları var. Bu fotoğraftan hareketle grev tarihine not düştük.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim Necla.

Yorumlar kapalıdır.