Ucuz işçiliğin adı: ekonomik kriz
Son yıllarda derinleşen ekonomik kriz, yalnızca sayılarla ifade edilen bir daralma değil; milyonlarca emekçinin gündelik yaşamında hissedilen çok yönlü bir yıkım anlamına geliyor. Enflasyonun yarattığı tahribat, alım gücünü sistematik biçimde eritti. Buna ek olarak dünya genelinde artan savaşlar ve emperyalist saldırılar, krizin etkisini daha da ağırlaştırdı. Ancak bu tabloyu yalnızca “kaçınılmaz bir ekonomik süreç” olarak görmek, gerçekliği eksik okumak olur. Çünkü kriz, aynı zamanda bir yeniden bölüşüm mekanizmasıdır: yukarıya doğru servet transferinin hızlandığı, aşağıdakilerin ise daha da yoksullaştığı bir süreç.
Bugün ülkede üretim durmuyor. Fabrikalar çalışmaya, emekçiler üretmeye devam ediyor. Fakat ortaya çıkan değerin kimler tarafından paylaşıldığı sorusu, bu düzenin temel çelişkisini açığa çıkarıyor. Kriz koşullarında dahi sermaye sınıfı kârını korumakla kalmıyor, çoğu zaman artırıyor. Buna karşılık işçi sınıfı eriyen ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve işsizlik tehdidi ile baş başa bırakılıyor. Yani kriz, herkes için aynı anlama gelmiyor. Birileri için fırsatken, diğerleri için yıkım demek oluyor.
Bu noktada “ucuz işçilik” olgusu, krizin en belirgin sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkmakta. Artan işsizlik, işçiler üzerinde ciddi bir baskı unsuru haline getiriliyor. İşsiz kalan her kişi, halihazırda çalışanlar için “yerine geçebilecek biri” tehdidini oluşturuyor. Bu durum, ücretlerin baskılanmasını ve çalışma koşullarının ağırlaştırılmasını kolaylaştırmakta. Sermaye için bu, maliyetlerin düşmesi ve kâr oranlarının korunması anlamına gelirken; işçiler için daha uzun saatler, daha düşük ücretler ve daha güvencesiz bir yaşam demek.
Kendi deneyimim de bu genel tablonun bir parçası. Enflasyon karşısında eriyen ücretlerimizi yaşanabilir bir seviyeye çekebilmek için verdiğimiz mücadele, işsizlikle sonuçlandı. Bu yalnızca bireysel bir hikâye değil; milyonlarca işçinin ortak gerçeği. Bugün işsiz kalan bir emekçinin en temel soruları şunlar: Faturalar nasıl ödenecek? Aile nasıl geçindirilecek? Ancak bu soruların yanıtı, sermaye açısından bir öncelik değildir. Çünkü mevcut sistemde insan yaşamı değil, kârlılık esastır.
Daha da çarpıcı olan ise, sermayenin bu süreçte sahip olduğu veriler ve olanaklar. İşsizlik oranları, işgücü arzı, bölgesel ücret düzeyleri gibi sayısal veriler, sermaye için stratejik araçlara dönüşmekte. Bu veriler sayesinde, en düşük maliyetle en yüksek verimi sağlayacak çalışma düzenleri kuruluyor. Hukuki sınırlar zorlanıyor, esnek ve güvencesiz çalışma modelleri yaygınlaştırılıyor. Böylece kriz yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuksal ve toplumsal bir gerileme sürecine dönüşmekte.
Bu tablo karşısında çözüm arayışı kaçınılmaz. Sosyalistler olarak, krizin yükünün emekçilerin omuzlarına yıkılmasına karşı kolektif bir mücadele hattı örülmesi gerektiğini savunuyoruz. Öncelikle işten çıkarmaların yasaklanması ve iş güvencesinin sağlanması, temel taleplerimiz arasında olmalı. Ücretler ve alım gücümüzün enflasyon karşısında korunması sağlanmalı. Ücretlere yılda bir kez değil, üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı.
Bu taleplerin hayata geçebilmesi ancak emekçilerin doğrudan söz sahibi olduğu, karar alma süreçlerine katıldığı demokratik yapılarla mümkündür. İşçilerin kendi temsilcileri aracılığıyla ekonomik ve sosyal politikalarda söz sahibi olduğu bir düzen yalnızca bir ideal değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.
Sonuç olarak, ekonomik kriz adı altında yaşanan süreç, aslında sınıfsal bir yeniden yapılanmadır. Ucuz işçilik, bu yeniden yapılanmanın temel araçlarından biridir. Bu düzenin değişmesi ise ancak örgütlü bir emek mücadelesiyle mümkündür. Çünkü tarih göstermiştir ki haklar verilmez, mücadele ile kazanılır.
Yorumlar kapalıdır.