2025 İş Cinayetleri Raporu: Bu bir rapor değil, bir iddianamedir
Fabrikaların, şantiyelerin, atölyelerin duvarlarında asılı levhalar, görseller vardır: “Önce iş güvenliği!” İşçiler bazen birbirine sorar: İş güvenliği değil de işçi güvenliği yazması gerekmez miydi?
Cevap acıdır ama nettir. Hayır. Çünkü bu düzende önce patronların işi ve kârı gelir; sonra işçinin canı, sağlığı, geçimi. Hatta sıra ona çoğu zaman hiç gelmez. Bir işçi hayatını kaybetse ölenin yasını tutmazlar. O bölümde üretim durmaz; hemen, o an, onun yerine geçecek birini aramaya başlarlar. Sermaye, işçiyi “hak sahibi bir özne” olarak değil, “yönetilmesi gereken bir risk unsuru” olarak tanımlar. Ölen işçi yoktur; aksayan süreç vardır.
İSİG Meclisi’nin 2025 İş Cinayetleri Raporu tam olarak bu gerçeğin kaydını tutuyor. Bu rapor bir yılın bilançosu değil; bu düzenin süreklileşmiş suçlarını önümüze koyuyor. 2025 yılı boyunca en az 2105 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu sayı bir istatistik değil; her biri önlenebilir durumlardan oluşan sınıfsal bir çöküş tablosudur.
Rapora göre ölümler en çok inşaat, tarım ve taşımacılık gibi güvencesiz sektörlerde yoğunlaşmakta. Uzun çalışma saatleri, taşeronlaştırma, kayıtdışılık ve sendikasızlık ortak payda. Denetimsizlik ise bilinçli bir tercih. İşçi sağlığı, sermaye açısından bir maliyet kalemi.
2025 raporunun en sarsıcı başlıklarından biri çocuk işçiler. 2025 yılında en az 94 çocuk, çalışırken hayatını kaybetti. Bu, yalnızca yoksulluğun değil; eğitimin, sosyal korumanın ve kamusal sorumluluğun tasfiyesidir. Çocuk emeği, sermayenin en çıplak acımasızlık biçimi: En savunmasız olan, en kolay feda edilendir.
Göçmen işçiler de raporun merkezinde yer almakta. Dil bilmeyen, sigortasız, kayıtdışı çalışan bu işçiler için iş cinayeti riski katlanarak artıyor. Onlar için ölüm çoğu zaman istatistiklere bile tam yansımıyor. Görünmez emek, görünmez ölümle tamamlanıyor.
İş cinayetleri yalnızca işyerinde yaşanmaz. Ölüm eve taşınır; borç olur, yoksulluk olur. Yarım kalan bir hayat, geride kalanlar için yasın ötesinde kalıcı bir yoksullaşma biçimine dönüşür. Bu nedenle iş cinayeti bireysel bir trajedi değil; toplumsal ve sınıfsal bir yıkım olarak hayatları sarsmaya devam eder.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, iş güvenliğini hukuki bir çerçeveye bağlar. Kâğıt üzerinde işyerlerinde uzmanlar vardır, raporlar tutulur, riskler belirlenir. Ancak bu sistemde iş güvenliği uzmanı bağımsız bir denetçi değildir. Maaşını patrondan alır. Raporu patronun sınırlarına çarptığı anda işini kaybeder. Çünkü bu düzende korunması gereken işçi değil, patrondur. Bu nedenle tutulan raporlar da çoğu zaman düzmecedir.
Bu tablo karşısında çözüm, birkaç yönetmelik değişikliğiyle geçiştirilemez. Sorun, üretimin kim için ve kimin denetiminde yapıldığıdır. İşçiler söz ve karar sahibi olmadıkça, bu raporlar her yıl yeniden yazılacak. Bu yüzden İSİG Meclisi’nin 2025 İş Cinayetleri Raporu yalnızca bir rapor değil, bir iddianamedir. Çünkü bu rapor sadece sayıları değil, bir suç zinciri olduğunu da gözler önüne seriyor. Önlenebilir ölümler tekrar ediyorsa bu kader değil, sistemdir. Ortada kaza değil, suç vardır. Fail bellidir.
İş cinayetleri bu düzenin sonucudur. Ve bu sonuç değiştirilebilir. Yaşamak, işçi sınıfı için bir lütuf değil; örgütlü mücadeleyle geri alınması gereken bir haktır.
Yorumlar kapalıdır.