Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Tosu: “Şaşmaz bir hedefimiz var; grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması”
Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Tosu ile kamu emekçilerin mücadele gündemlerine ilişkin gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.
14 Ocak’ta KESK’in çağrısıyla gerçekleşen iş bırakma eylemi, ek zam talebi etrafında şekillendi. Ek zam talebi bu koşullarda neden acil ve zorunlu hale geldi?
Özellikle son 15 yıldır, bu toplu sözleşme sürecinin başladığı günden bu yana yedi toplu iş sözleşmesi gerçekleşti. O günden bu yana yapılan toplu sözleşmeler kamu çalışanlarının hep aleyhine gelişti. Bizim gerçek satın alma gücümüz gün geçtikçe azalan bir seyir izledi. Bu durum 2024’te de böyleydi, 2023’te de. 2025’te yapılan, 2026 ve 2027’yi kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinde ise 2026 için yüzde 11+7, 2027 için ise yüzde 5+5 şeklinde zam oranları belirlendi.
Yani TÜİK’in ayarlanmış ve siyasal iktidarın amaçlarına uygun olarak belirlenmiş verileri ışığında, kamu emekçilerini yoksullaştıran ve satın alma gücünü düşüren bir zam oranı ile karşı karşıya kaldık. 2026’da da, 2027’de de benzeri bir süreç yaşanacak. Dolayısıyla biz bu kayıplarımızı nispeten ortadan kaldırmak, yoksulluk sınırı 100 bin TL iken kamu emekçilerinin yoksulluk sınırının çok altında bir maaşa mahkûm edilmesine ve açlık sınırının biraz üzerinde bir maaş artışına tepkimizi göstermek için iş bırakma eylemi yaptık.
14 Ocak, sadece iş bırakmayla da sınırlı değildi. Öncesinde, ağustos ayından bu yana süregelen çeşitli eylem ve etkinliklerimiz vardı. Ankara’da yaptığımız çadır eylemimiz vardı. On gün süren bir çadır eylemi gerçekleştirdik. Yine o süreçte, toplu sözleşme sürecinde yaptığımız kitlesel açıklamalar ve eylemlilikler oldu. Ayrıca dört bölgede yapılan bölge mitingleri vardı.
Bunların temel amacı, kamu emekçilerinin yoksullaşmasına dur demekti. Alması gereken ücreti kazanmasına dönük bir eylemlilikti. Bugün kamu emekçileri, dünya ortalamasına bakıldığında bu ortalamanın çok altında bir maaşa tabidir. OECD verilerine bakıldığında yıllık 35 bin dolar bir ortalama maaş söz konusuyken, bizim maaşlarımız çeşitli kademelere göre 10 ila 15 bin dolar aralığındadır. Bu maaşlar, yaşamımızı idame ettirmemize yetmeyen, mesleki anlamda gelişmemize imkân tanımayan bir ücret olduğu için iş bırakma eylemini gerçekleştirdik.
Kısa ve orta vadede kamu emekçilerinin özlük, ekonomik ve demokratik haklarıyla ilgili mücadelemizi sürdürürken, diğer tarafta da şaşmaz bir hedefimiz var: grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması.
İş bırakma eylemi aynı zamanda kamu emekçilerinin grev hakkının fiilen tanınması talebini de güçlü biçimde gündeme taşıdı. Grev hakkının yasal ve fiili olarak sınırlandırıldığı mevcut durumda, KESK bu mücadeleyi nasıl ele alıyor?
Bizim başlangıçtan itibaren temel hedefimiz grevli, toplu sözleşmeli sendikal haktır. 1990’lı yıllardan beri temel amacımız budur. Ne yazık ki siyasal iktidar, gelişen o mücadeleyi bastırmak ve boşa çıkarmak için 4688 sayılı yasayı 2005 yılında kanunlaştırdı. Bu yasa güdük bir sendika yasasıdır. Esasında kamu emekçilerine hiçbir şey vermeyen bu süreçte bir Hakem Kurulu tanımlanmış. Bu kurul, 11 kişiden oluşuyor ve bu 11 kişinin sekizi siyasal iktidarın doğrudan ya da dolaylı olarak tayin ettiği kişilerden oluşuyor. En yetkili sendika tarafından, siyasal iktidarın çoğunlukta olduğu bir heyetin bulunduğu bir ortamda görüşmeler yapılıyor. O görüşmeler sonucunda uyuşmazlık olması durumunda Hakem Kurulu’na gidiliyor.
Dolayısıyla siyasal iktidarın sunduğu bütçeyi aşmayan, onun bize sunduğu kısıtları aşmayan bir sendika yasası ile karşı karşıyayız. 4688 sayılı yasa, bugünkü temel sorunumuzdur zaten. Yani kamu emekçilerinin yedi toplu sözleşmedir gelirinin reel anlamda gittikçe düşmesinin temel nedeni de bu kadük yasadır. Bu yasa bize, sanki demokrasi varmış gibi, sanki kamu emekçilerinin gerçekten örgütlenme hakkı varmış gibi sunuluyor. Kamu emekçileri gerçekten birtakım şeyler kazanıyormuş izlenimi yaratılıyor; bir sanal demokrasi ortamı yaratılıyor ama sonuçta süreç Hakem Kurulu denen bir kurul ile sonuçlanıyor.
Yani siyasal iktidarın Bakanlar Kurulu gibi işleyen bir kurulundan bahsediyoruz. O kurulun belirlediği çerçeveyi aşmayan bir sendika yasasından söz ediyoruz. Dolayısıyla bizim temel amacımız grevli, toplu sözleşmeli sendika yasasıdır. Yani kısa ve orta vadede biz kamu emekçilerinin özlük, ekonomik ve demokratik haklarıyla ilgili mücadelemizi sürdürürken, diğer tarafta da şaşmaz bir hedefimiz var: grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması.
Gerçekleştirdiğimiz bu iş bırakmalar, fiilen bu hakkı hayata geçirme amacıyla yapılmaktadır. Biz Anayasa’nın 90. maddesi, ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri ile iş bırakmalarla ilgili Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın vermiş olduğu kararlardan hareketle diyoruz ki grev bizim hakkımızdır ve fiilen bu hak mevcuttur. Biz bu hakkı kullanacağız. Var olan 4688 sayılı yasa da buna uygun şekilde düzenlenmelidir. Yani var olan yasa bizim haklarımızı genişleten değil, bizi daraltan, önümüzde bariyerler oluşturan bir yasadır. Bizim temel amaçlarımızdan biri de iş bırakmalarla bu eylemin doğal bir hak olduğunu kamuoyuna ve siyasal iktidara anlatabilmektir.
Mücadeledeki temel amaçlarımızdan biri çalışanın refah düzeyini yükseltecek bir ücret talebiyken, bir diğeri ise iş güvencesini sağlayan bir çalışma sistemidir.
Kamu emekçilerinin çalışma yaşamı bugün yalnızca ücretler üzerinden değil; güvencesizlik, artan iş yükü, performans baskısı vb. ile de yeniden şekilleniyor. Bu tablo, kamu hizmetlerinin niteliğini ve emekçilerin örgütlü mücadelesini nasıl etkiliyor?
Özellikle AKP’yle birlikte çalışma şekilleri, çalışma yöntemleri çok farklılaştırıldı, çok çeşitlendirildi. Sözleşmeli çalışma, ücretli çalışma; bizim kendi işkolumuzda, öğretmenlikte de çeşitli çalışma yöntemleri hayatımıza girmiş oldu. Kadrolu öğretmen var, sözleşmeli öğretmen var, ücretli öğretmen var… Bu işlerde esnek, performansa dayalı çalışma yine AKP’yle birlikte çalışma hayatına girmiş; kamu emekçilerini daraltan, kamu emekçilerini olumsuz etkileyen ve mutsuz eden çalışma yöntemleridir.
Bu çalışma yöntemleri elbette bizim ücret mücadelesiyle hedef aldığımız, değiştirmeyi esas aldığımız yöntemlerdir. Çünkü güvenceli çalışma bizim için hayati ve önemli bir meseledir. Özellikle güvenceli çalışmayla ilgili 2016 darbe süreciyle birlikte, çalışanların hiçbirinin gerçek anlamda bir güvencesinin olmadığını yaşayarak gördük. Yüz binlerce kamu emekçisi uyduruk gerekçelerle, ortada süren herhangi bir dava olmadan, alınmış bir ceza olmadan işinden edildi, açığa alındı.
Dolayısıyla 657 ile o kadar oynandı ki… 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu eskiden çalışanlara -ekonomik olarak iyi olmasa bile- güvence sağlayan bir yasa olarak bilinirdi. Ama bu siyasal iktidarın hukuk tanımazlığı, kafalarına göre geliştirdikleri hukuk sistemiyle ne yazık ki bu güvence kamu emekçilerinde bir bütün olarak, aslında sözleşmeli ve kadrolu olmak üzere, riskli bir durum almış vaziyettedir.
Dolayısıyla bizim mücadeledeki temel amaçlarımızdan biri çalışanın refah düzeyini yükseltecek bir ücret talebiyken, bir diğeri ise iş güvencesini sağlayan bir çalışma sistemidir. Yine performansa dayalı, esnek çalışma sistemi de hayatımıza çok yaygın bir şekilde girmiş vaziyettedir. Öğretmenlerde de böyle, diğer kamu emekçilerinde de böyle. Öğretmenlerde hafta sonları sınavlar oluyor ya da mesai saatleri dışında çeşitli faaliyetler konuluyor ve dolayısıyla aslında net bir çalışma saati tanımı da artık ortadan kalkıyor.
Yani öğretmen, var olan ücretinin yetersiz olması nedeniyle cumartesi pazar zorunluluktan işe gidiyor. Bu esnek çalışma sistemi de çalışanları, öğretmenleri de ciddi anlamda sıkıntıya sokan bir sistem. Mücadele aslında bir bütün olarak bunlarla ilgili. Yani kamu emekçileri gün geçtikçe alınan ücretle yoksullaşırken, diğer taraftan iş yükü de artıyor.
Maarif Modeli’yle birlikte de birçok angarya getirildi. Öğretmenler “değerlendirme formları” adı altında, sınıfta yaptığımız eğitim-öğretim faaliyeti dışında, eve de taşınan, 24 saatimizi alan çeşitli işlerle meşgul oluyor. Bunlar da esnek çalışmanın esasında bir şekilde devamına yol açan unsurlardır.
Mücadele başlıklarımızı şöyle ifade edebiliriz: eğitimin dinselleştirilmesi, eğitimin MESEM’ler aracılığıyla piyasalaştırılması, eğitimde yapılan ödemeler ve bağışlar vs. üzerinden kısmi olarak paralı hale getirilmiş olması ve öğretmenlerin özlük hakları, ekonomik hakları ile öğretmenlere yüklenen angarya.
Bu noktada öğretmenlerin ve eğitim sisteminin sorunlarını biraz daha açalım isteriz. Bugün nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Eğitim-Sen’in öne çıkardığı mücadele başlıkları neler?
Eğitim işkolu zaten tam bir fecaat. Yaptığımız, ürettiğimiz hizmet itibarıyla yaşadığımız birtakım sıkıntılar var. Eğitim-Sen olarak bilimsel, demokratik ve anadilinde eğitimi savunuyoruz. Ama bugün karşılaştığımız, AKP iktidarının bize dayattığı, dini temellere dayanan bir müfredattır. Ne yazık ki bu, Maarif Modeli’yle birlikte biraz daha kalıcı hale gelmiş oldu. Bizim eğitimle ilgili temel mücadele başlıklarımızdan biri, laik ve seküler eğitimin gittikçe ayaklar altına alınmasıdır. ÇEDES ve benzeri protokollerle çeşitli cemaatlerin eğitim hayatına sokulmuş olması, en önemli mücadele başlıklarımızdan biridir.
Eğitimle ilgili bir başka mücadele başlığımız, eğitimin piyasalaştırılmasıdır. Bundan kastımız, hem eğitim-öğretimin kısmi olarak piyasalaştırılması hem de bağış adı altında okul aile birlikleri tarafından toplanan paralarla ticari hale getirilmesidir. Okulların bulundukları semte göre bağış miktarlarının yükseltilmesi ve çeşitli aidatların alınmasıyla eğitimin kısmi olarak paralı hale getirildiğini biliyoruz. Piyasalaşmanın bir başka boyutu da MESEM’ler aracılığıyla yaşanıyor. Öğrencilerimizin piyasanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde okuldan alınıp haftanın dört günü işyerlerinde istihdam edilmesi, temel mücadele alanlarımızdan biridir. Bu iki başlık da oldukça önemlidir. Tabii ki öğretmenlerin ekonomik özlük hakları ve az önce ifade ettiğimiz angaryaların özellikle Maarif Modeli’yle birlikte yüklenmiş olması da ayrı bir mücadele başlığıdır.
Bütün bunlar elbette önemli sorunlardır ve sadece eğitimcilerin mücadelesiyle aşılabilecek sorunlar da değildir. Çözümün önemli bir ayağı aslında velilerimizdir, demokratik kitle örgütleridir. Toplumun bir bütünüdür esasında. Çünkü eğitim sadece sınırlı bir alanı kapsamıyor. Dolayısıyla bunu aşmak, ancak mücadelenin bütün ayaklarıyla büyütülmesi ve koordineli bir şekilde yürütülmesiyle mümkün olacaktır. Bugün eğitim, fiilen siyasal iktidar tarafından içi boşaltılmış, işlevsiz hale getirilmiştir. Verilen eğitim de kendi siyasal ve ideolojik amaçlarına, ihtiyaçlarına cevap veren bir eğitimdir. Bunu aşmayan bir eğitim sistemi vardır. Yani bilimin olmadığı, pozitif bilimin olmadığı, çocukların yetişmesine hizmet etmeyen bir eğitim yaklaşımı söz konusudur. Eğitime tamamen ideolojik yaklaşılıyor. Bu, imam hatiplerle çok daha gözle görünür bir şekilde yapılıyor; ama imam hatipler dışında diğer okulların büyük bir kısmı da Maarif Modeli’yle birlikte esasında imam hatipleştirilmiş vaziyettedir.
Dolayısıyla bizim eğitim alanındaki mücadele başlıklarımızı şöyle ifade edebiliriz: eğitimin dinselleştirilmesi, eğitimin MESEM’ler aracılığıyla piyasalaştırılması, eğitimde yapılan ödemeler ve bağışlar vs. üzerinden kısmi olarak paralı hale getirilmiş olması ve öğretmenlerin özlük hakları, ekonomik hakları ile öğretmenlere yüklenen angarya.
KESK olarak mücadeleyi olabildiğince genişletmek, tabanını büyütmek ve toplumsallaştırmak için bir arayış içerisindeyiz.
Asgari ücretin açıklanmasının ardından KESK, “Tüm çalışanları, emeğe kölelik dayatanlara karşı birlikte mücadeleye çağırıyoruz” başlıklı bir açıklama yaptı. Sizce böylesi bir ortak mücadele hattının olanakları ve araçları neler olabilir? KESK bu hatta nasıl bir rol üstlenmeyi hedefliyor?
Bugün yaşanan ekonomik koşullara bakıldığında, bu hattın örülebileceği nesnel koşulların en olgunlaştığı dönemden bahsedebiliriz. Yani geniş bir tabana yayılmış bir yoksulluk söz konusu. Emeklilere bakıyorsunuz; emeklilik maaşları, daha önce yüksek maaş alanlar bile yoksulluk sınırının altında maaş alıyor. Asgari ücret açlık sınırının altında. Kamu emekçilerinin büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında ve açlık sınırının az üzerinde bir maaş almakta.
Yani toplumda sınıfsal anlamda ciddi bir ayrışma söz konusu. Geniş bir taban yoksullaşırken, diğer tarafta medyadan izliyoruz, takip ediyoruz; dünyanın en zengin dolar milyarderlerinin çıktığı bir ülke haline gelmiş vaziyetteyiz. Yani bir yerde sınırlı bir azınlık abartılı bir şekilde zenginleşirken, diğer tarafta geniş toplumsal kesimler yoksullaşmakta, çok korkunç derecede açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir.
Dolayısıyla bu süreç, birlikte mücadelenin de yürütülebileceği, bunun somut koşullarının oluşmasını sağlayan bir süreçtir. Ama tabii ki böyle kendiliğinden “insanlar yoksullaştı, fakirleşti, bu kesimler doğrudan mücadeleye kanalize olur” gibi bir beklentimiz de yok. Bu ancak yürütülecek örgütlü mücadeleyle, sendikal mücadeleyle, toplumun diğer kesimleriyle birlikte yürütülecek mücadeleyle mümkündür. Bunun koşulları mevcuttur.
Biz yürüttüğümüz mücadelede, toplumun farklı kesimlerini de olabildiğince sürece dahil etmenin arayışı içerisinde oluyoruz. Bununla ilgili olarak daha öncesinde, öteden beri sürdürdüğümüz; kamuoyunda “dörtlü” olarak bilinen KESK, DİSK, TMMOB ve TTB olarak zaman zaman yürüttüğümüz çalışmalar olmakta. Bunun dışında, Emek ve Demokrasi Güçleri adı altında toplumun değişik kesimleriyle yürüttüğümüz bir mücadele süreci yaşanmakta.
Halihazırda mesele sadece ekonomik koşullardan ibaret değil. Bugün yaşanan savaş ve Ortadoğu’daki durum, ezilenlerin, yoksulların ve bu savaştan olumsuz etkilenenlerin bir araya gelmesini zorunlu kılan koşullar yaratmaktadır. Dolayısıyla biz, KESK olarak bu mücadeleyi olabildiğince genişletmek, tabanını büyütmek ve toplumsallaştırmak için bir arayış içerisindeyiz. Bunu başarabildiğimiz oranda zaten amaçlarımıza ve hedeflerimize ulaşmamız mümkün olacaktır.
Görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Gazete Nisan olarak, kamu emekçilerinin ve sendikanızın mücadelesinde yanınızda olmaya devam edeceğiz.
Yorumlar kapalıdır.