Operasyonlar: sahne ve arkası
Türkiye 2026 yılına da ardı arkası kesilmeyen operasyon fırtınalarıyla girdi. İktidarın halka “Temiz Eller” veya “Borsa Operasyonu” gibi süslü isimlerle sunduğu bu süreçler, adaleti sağlamaktan çok sermayenin kendi içindeki kanlı hesaplaşmasını gizleyen bir perdeye dönüştü. Mülkiyetin iktidar eliyle yeniden bölüştürüldüğü bu düzende vitrine ünlüler, futbolcular ve piyonlar konulurken dükkanın arka tarafında trilyonluk bir vurgun çarkı dönmeye devam ediyor. Tüm bunlar yaşanırken toplum üzerindeki baskı ve ayrımcılık de hiç hız kesmiyor.
Bavullar ve pirinç levhalar
Ekonomik krizin faturası halkın 30 avroluk yurtdışı alışverişine kesilerek gümrük duvarları örülürken, rejimin imtiyazlı sahipleri devletin VIP salonlarını birer kaçakçılık otobanına çevirdi. İthalat kotalarıyla yaratılan karaborsa düzeninde; milletvekilleri ve üst düzey bürokratlar, diplomatik ayrıcalıklarını ve nüfuzlarını birer zırh gibi kullanarak bavullar dolusu altını ülkeye sokarken suçüstü yakalandı, ancak bu devasa suç bizzat yargı eliyle örtbas edildi. “Pirinç levha” yalanıyla milyarlarca liralık hayali ihracat yapan sermaye grupları devlet teşvikiyle fonlanırken, valizlerle yakalanan siyasilerin soruşturmalarının sessiz sedasız kapatılması, bu yağma düzeninin münferit değil, tepeden tırnağa organize ve korumalı olduğunu kanıtlamakta. Milyonlarca emekçi açlık sınırında yaşam savaşı verirken, birilerinin kilerinden yüzlerce kilo altın çıkması bu çürümüş düzenin doğal sonucudur.
Sermaye el değiştiriyor
Burada mesele sadece kaçakçılık iddiaları da değil, doğrudan güç ilişkisiyle yürüyen bir mülkiyet operasyonu izliyoruz. Ciner grubunun medya varlıklarının satış süreci 2024 sonunda imzalanıp 2025’te tamamlanmıştı. Bu hattın devamında Can Holding soruşturmasının Ciner ve Park Holding’e uzanması, peşinden gelen yakalama kararları ve kayyum uygulamaları bize sermaye, medya ve devlet üçgenindeki çıplak denetimi gösteriyor.
2026 Ocak ayında mahkeme kararıyla Park Holding’deki yönetim kayyumunun kaldırılıp TMSF’nin denetim kayyumuna dönüştürülmesi, bu el değiştirme rejiminin ne kadar esnek ve merkezi yürüdüğünü kanıtladı. Kimi zaman doğrudan el koyuyorlar, kimi zaman ise gözetim altında tutarak süreci “normalleştiriyorlar.”
Korku iklimi ve toplumsal felç
Operasyonların vitrinindeki bu şovlar aslında toplumu güvenlik parantezine alarak felç etmeyi amaçlayan bir sindirme politikasından ibarettir. Ünlülerin evleri basılarak “her an herkes alınabilir” mesajı verilirken, asıl şiddet sokakta hakkını arayanlara yöneliyor. İşçisinden öğrencisine, Cumartesi Anneleri’nden çevre savunucularına kadar herkese karşı kullanılan orantısız güç ve işkence, artık rutin bir yönetim tekniği haline geldi. Bu fiziki zorbalık, “etki ajanlığı” gibi ucu açık yasalarla ve sivil toplumun casusluk sopasıyla tehdit edilmesiyle destekleniyor. Kayyum atamalarıyla halkın iradesi gasp edilerek hukuki bir korku düzeni inşa ediliyor.
Ne yapmalı?
Karşımızdaki bu tablo sadece münferit adli vakaların toplamı değil, aksine sistemsel bir çöküştür. Bu operasyon fırtınası adaletin terazisini değil, iktidarın tasfiye ve yeniden bölüşüm mekanizmasını çalıştırıyor. İsimler değişiyor, dosyalar büyüyor ve vitrin sürekli yenileniyor ama emekçinin sorunları bir türlü çözülmüyor, kötüleşiyor.
İhtiyacımız olan şey, sermayenin kendi iç kavgasını tribünden izlemek değildir! Bu bataklığı üreten düzene karşı örgütlü, kalıcı ve sınıfsal bir hat kurmamız gerekiyor. Gerçek temizlik ancak emeğin, toplumun ve adaletin kamusal bir zeminde yeniden kurulmasıyla mümkündür. Denetimin vitrinlerdeki şovlarda değil, emekçilerin gerçek söz ve karar gücünde olduğu bir düzeni hep birlikte inşa etmeliyiz.
Yorumlar kapalıdır.