Kamulaştırma ve kayyumlaştırma
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı CHP’li belediyelere dönük operasyon fırtınasının ardından, “fuhuşturucu” operasyonlarıyla yoğun mesaisini hiç durmadan sürdürüyor. Pek çok boyutu olan bu operasyon dalgalarının önemli unsurlarından birisi de şirket el koymaları ve el konulan şirketlere atanan kayyumlar. Can Holding gibi milyar dolarlık sermaye gruplarından, Papara gibi ödeme kuruluşlarına ve daha küçük çapta onlarca şirket Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesine alınarak kayyumlarla yönetiliyor. On yıl önce Gülen cemaatiyle bağlantılı şirketlere dönük devasa mülksüzleştirmelerin ardından ilk kez böylesi büyük ve yaygın el koyma operasyonları gerçekleşiyor.
Bu süreçte Saray’ın, başsavcının ve yargılamaların odağındaki isim malum İmamoğlu. Suç örgütü liderliği suçlamasıyla tutuklanan ve mahkeme tarafından yargılama sürecinin 12,5 yıl bulabileceği belirtilen İmamoğlu’nun aile şirketine de bu sırada el konuldu ve kayyum atandı. Bu karara ilişkin İmamoğlu’nun babası geçtiğimiz ay “Komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor. Malınıza mülkünüze el konuluyor.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu ifadeler belki de tepkisinin ironik bir şekilde dile getirilmesiydi. Yine de Tek Adam rejiminin “kayyumlaştırma” olarak niteleyebileceğimiz bu politikalarını değerlendirmek ve ayrıca bu uygulamaların komünizm ve bizim kamulaştırma anlayışımızla ilişkisini ele almak açısından bir zemin sunuyor.
TMSF’ye devir kamulaştırma mı?
TMSF ismine Türkiye kamuoyu ilk kez 2001 ekonomik kriziyle aşina olmuştu. O dönemde batan 25 banka TMSF’ye devredilmiş ve TMSF’nin yetkisi altında bu bankalar tasfiye edilmiş veya yeniden yapılandırılarak satılmıştı. 2016’da başarısız darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL altında, TMSF’nin yetkileri genişletildi ve Cemaatle bağlantılı olduğu iddia edilen şirketlere TMSF tarafından kayyum atandı. TMSF’nin yetkileri, bugün gündemde olan operasyon dalgalarının arifesinde, 2025 Ocak ayında daha da genişletildi. Son düzenlemeyle, mahkeme tarafından şirkete kayyum atanmasına karar verilmesi durumunda, TMSF 5 yıl boyunca şirketi kayyum eliyle yönetebiliyor, şirketin yönetimiyle ilgili geniş yetkilerle donatılıyor, satış veya tasfiye işlemlerine karar verebiliyor.
TMSF eliyle gerçekleştirilen bu mülksüzleştirmeler ekonomide özel sektörün payının gerilemesine, kamunun ağırlığının artmasına neden olmadı. AKP yönetimi bu uygulamaları, içinde bulunduğu krizlere yanıt olarak, sermaye içi kaynak transferi, sermaye kesimlerinin yeniden yapılandırılması amacıyla kullandı. Özellikle OHAL döneminde, en ufak bir denetim mekanizmasından muaf biçimde kayyumlar şirketleri diledikleri gibi yönetti, Saray’ın yönlendirdiği patronlara devasa bir kaynak aktarımı gerçekleşti. Şimdi el konulan şirketlerin de sonunun ne olacağını kestirmek güç değil.
Bu çerçevede, TMSF’nin öne çıkmasıyla şiddetli ekonomik ve politik krizlerin eşzamanlı gerçekleştiklerini görüyoruz. 2001 krizi, Türkiye’nin o döneme dek yaşadığı en büyük mali bunalımdı. 2013-2016 arası, AKP’nin derin bir meşruiyet krizine girdiği ve rejimi otoriterleştirerek hayatta kalmayı başardığı bir dönemdi. Şimdiyse AKP, görece serbest ve adil koşullarda seçimleri kaybedeceği aşikar olan yeni bir bunalımın içinden geçiyor. Yargıyı bir kılıç gibi kullanarak muhalefeti ve sermayeyi kendi çıkarları ve ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yapılandırıp yeni bir seçim zaferi için fazla mesai yapıyor.
Kamulaştırma neden zorunlu?
Kapitalizm hiçbir zaman piyasanın “tam rekabet” koşulları altında işlemedi. “Ekonomi dışı yöntemler”, kapitalist devletin ekonomiye müdahaleleri farklı biçimler ve yoğunluklar altında olsa da, kapitalist işleyişin asli unsurlarından birisi oldu. Öte yandan, kapitalizmin içinden geçtiği krizler döneminde, bu müdahalelerin daha görünür ve baskın hale geldiği de bir gerçeklik. Tıpkı, 40 yıllık neoliberal dogmaların egemenler tarafından bir amentü gibi tekrarlandığı bir dönemin ardından, küresel kapitalizmin içinde bulunduğu derin kriz anında olduğu gibi.
“Serbest ticaret”, “uluslararası hukuk”, “demokratik barış” gibi normlar bugün bizzat yaratıcıları tarafından çöpe gönderiliyor. Trump’ın politikaları kişisel çılgınlığı veya tercihlerinden değil küresel kapitalizmin içinde bulunduğu derin bunalımdan kaynaklanıyor. Benzer şekilde, Erdoğan “mülke el koyma” ile komünizm ilan etmiyor. Tam tersine, kendi stratejisi ve öncelikleri doğrultusunda Türkiye kapitalizmini ayakta tutmaya çalışıyor.
“Piyasa ekonomisinin” insanlık tarihindeki en büyük gelir eşitsizliğini yarattığı, üretilen zenginliklerin ve teknik ilerlemelerin ironik biçimde insanlığın büyük çoğunluğunun sefaletini derinleştirdiği bir dönemin içindeyiz. Kapitalizm sadece daha fazla sefalet üretmiyor, aynı zamanda savaşlar ve çevresel yıkımlarla gezegeni bir toplu yok oluşa sürüklüyor. Bu nedenle, ekonominin işleyişinin asli unsurunun sermaye birikimi değil insanlığın ihtiyaçları olması gerektiği hiç olmadığı kadar meşru bir nitelik taşıyor.
Bununla birlikte, Stalinizmin eski ve yeni çeşitleri komünizmi yozlaştırarak onun devletleştirmeyle özdeşleşen bir karikatüre indirgenmesine zemin hazırladılar. Oysaki komünizm, ücretli emek sömürüsünün sona erdiği, insanlığın ulaştığı devasa zenginlik sayesinde sınıfların ve devletin sönümlendiği eşit ve özgür bir toplumun adıdır. Böylesi bir topluma ilerleyebilmek için Türkiye’de de dünyada da fazlasıyla kaynak var. Mesele, bu kaynakların hangi politik tercihlerle nasıl yönetildiğinde düğümleniyor.
Küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye’de de, şirketler ve zenginler servetlerini katlarken emekçiler ağır bir sefaletin içine gömülüyor. Bu çıkmazdan kurtuluş ülke zenginliklerinin kamunun ihtiyaçları doğrultusunda yönetilmesi ve denetlenmesinden geçiyor. Bu yönde ilk adım olarak yap-işlet-devret soygunu derhal sona erdirilmeli ve söz konusu projelerin tamamı tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Sefaletten ve baskı rejiminden kurtuluş için emekçilerin yönetiminde bankalar, finans, sanayi, enerji, eğitim, sağlık gibi alanlar yüzde yüz kamusal olmalı, insanlığın ihtiyaçları temelinde işleyecek merkezi ve demokratik bir planlı ekonominin parçası olmalıdır.
Yorumlar kapalıdır.