Okullarda şiddet: rejimin eğitim politikalarının ürettiği bir toplumsal yıkım

Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları art arda gündeme geldi. Öğrenciler arası saldırılar, öğretmenlere yönelen şiddet, okul çevrelerinde büyüyen çeteleşme… Ancak bu tabloyu “münferit” ya da sadece “psikolojik” diyerek açıklayanlar gerçeğin üzerini örtüyor. Çünkü yaşananlar tesadüf değil. AKP iktidarının yıllardır uyguladığı neoliberal ve muhafazakâr eğitim politikalarının, toplumsal çözülmenin ve derinleşen sınıfsal eşitsizliklerin doğrudan sonucu. Bu düzen şiddeti yalnızca görmezden gelmiyor; kendi politikalarıyla yeniden üretiyor.

Sınıfsal eşitsizlik ve biriken öfke

Bugün gençlik derinleşen yoksulluk ve güvencesizlik içinde yaşamaya zorlanıyor. Eğitim hakkı giderek sınıfsal bir ayrıcalığa dönüşürken, işçi sınıfının çocukları ya eğitimden kopuyor ya da ucuz işgücü haline getiriliyor. Bu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir gerçeklik.

Hukukun keyfileştiği, cezasızlığın sıradanlaştığı bir düzende gençler açık bir tabloyla karşı karşıya: kurallar herkese eşit işlemiyor. Adalet artık ulaşılabilir bir hak olmaktan çıkmış durumda. Bu da yön bulamayan bir öfke biriktiriyor. Örgütlü bir çıkış bulamayan bu öfke kimi zaman şiddet olarak dışavuruluyor. Okullarda yaşananlar da tam olarak bu toplumsal gerilimin yansıması.

Yeni kâr alanı ve ideolojik araç

AKP döneminde eğitim hem ekonomik hem ideolojik olarak yeniden şekillendirildi. Kamusal eğitim sistemli biçimde zayıflatıldı, özel okullar teşvik edildi. Eğitim bir hak olmaktan çıkarılıp kâr eden bir hizmete dönüştürüldü. Böylece eğitim, hem sermaye için yeni bir kâr alanına hem de rejimin ideolojik aygıtlarından birine dönüştü.

MESEM uygulamaları bunun en açık örneklerinden biri. “Mesleki eğitim” adı altında çocuklar üretime sürülüyor, ucuz işgücü olarak kullanılıyor. Bu alanlarda yaşanan iş cinayetleri artık istisna değil. Çocuklar eğitim adı altında çalıştırılıyor, yaşamlarını kaybediyor. Bu tablo bir ihmal değil, doğrudan politik bir tercih.

“Aile yılı” ilan edilen bir dönemde yoksulluk büyüyor, çocuklar eğitimden kopuyor, çocuk işçiliği yaygınlaşıyor. Buna rağmen “kutsal aile” söyleminin sürekli öne çıkarılması tesadüf değil. Bu söylem, yaşanan toplumsal çöküşü gizlemeye yarayan ideolojik bir perde işlevi görüyor. Aynı yaklaşım, eğitim üzerinden toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yeniden üretiyor ve mevcut düzeni güçlendiriyor.

Okullarda şiddetin toplumsal zemini

Okullarda artan şiddet ve çeteleşme sadece “denetim eksikliği” ile açıklanamaz. Bunlar, sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesinin ve kamusal alanın tasfiye edilmesinin sonuçlarıdır.

Okul saldırılarının en yoğun yaşandığı ülkelerden biri ABD. Ama orada da çözüm diye sunulan şey değişmiyor: daha fazla güvenlik, daha fazla silah, daha fazla baskı. Bu yaklaşım şiddeti ortadan kaldırmıyor, tam tersine yeniden üretiyor. Çünkü şiddet, onu doğuran toplumsal koşullar değişmeden ortadan kalkmaz.

Okulları gerçekten ne güvenli hale getirir?

Okulları güvenli hale getirmenin yolu onları daha fazla denetim altına almak değil; eşit, özgür ve demokratik bir eğitim ortamı kurmaktan geçiyor. Parasız, eşit, demokratik ve anadilinde eğitim; kamusal eğitimin güçlendirilmesi ve çocuk emeğini sömüren uygulamaların kaldırılması bu yüzden temel bir zorunluluk.

Bugün eğitim alanında yaşananların sorumluları ortadadır. Bu politikaların hesabı sorulmadan, bu düzen değişmeden kalıcı bir çözüm mümkün değildir. Okullarda şiddeti ortadan kaldırmanın yolu yalnızca sonuçlara müdahale etmekten değil, bu sonuçları üreten düzeni değiştirmekten geçiyor. Çünkü çocukların güvenliği, ancak sermayenin değil toplumun ihtiyaçlarını esas alan bir eğitim sistemiyle mümkün olabilir.

Yorumlar kapalıdır.