“Ji bo biratîyê, Ji bo aşitîyê, Ji bo wekhevbunê Diyarbekir mala meye”

105

Başlıktaki sözler TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’e ait. “Kardeşlik, barış ve eşitlik için Diyarbakır bizim evimizdir” anlamına geliyor. 17 Aralık 2010 günü Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu’nun (TÜRKONFED) Diyarbakır Zirvesi’ne katılan Boyner konuşmasına bu sözlerle başlamıştı.

Kürtçe halen üzerinde büyük fırtınalar koparılan çok ciddi bir siyasi mesele olmaya devam ediyor. Bu nedenle TÜSİAD Başkanı’nın Diyarbakır’da konuşmasına Kürtçe başlaması sıradan bir jestin ötesinde anlamlar taşıyor. Çünkü her şeyden önce halen Meclis zabıtlarına “bilinmeyen bir dil” olarak kaydedilen Kürtçenin kullanımı siyasi bir tutumu ifade ediyor. Boyner’in Diyarbakır ziyaretinin sadece bir gün öncesinde, “İki Dil” tartışmalarına karşı Genelkurmay’ın yayımladığı bildiri de hesaba katıldığında TÜSİAD’ın bu siyasi tutumu üzerinde durulmayı hak ediyor.

Hatırlanacağı üzere Genelkurmay “İki Dil” tartışmaları üzerine askeri darbe/muhtıra günlerini hatırlatan bir üslupla şu açıklamayı yapmıştı: “Son günlerde ‘Dilimiz’ üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri; Devletin, Anayasamızda yer alan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi koruma görevi kapsamında; Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir.

Kuşkusuz “rejimi” temsilen yapılan bu açıklamaya rağmen hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan hem de özellikle hükümeti temsilen bakan ve milletvekillerinin de Kürt illerine yaptıkları ziyaretlerde Kürtçe kelimeler sarf ettikleri bir gerçektir. Hatta çeşitli üst rütbeli askerlerin de Kürtçe konuştuğu kamuoyuna yansımaktadır. Tabii devletin 24 saat Kürtçe ulusal yayın yapan bir televizyon kanalı da olduğu düşünülürse aslında bunda garipsenecek bir durum olmadığı da söylenebilir. Diğer yandan aynı kişi ve kurumların tam tersi çok sayıda beyanları da bilindiğinden bütün bunların sahici olmayan, durumu idare etmeye yönelik bayramlık davranışlar olduğu da açığa çıkmaktadır. Kürt halkı ve temsilcisi çeşitli önderlikler de bu durumu görüp bildiğinden bu tür bir günlük gönül almayı haklı olarak yeterli görmemekte, bir değil 365 günlük sahici bir hak talep etmektedirler.

Bu açıdan bakıldığında TÜSİAD Başkanı Boyner’in Kürtçe konuşmasının da aynı kapsam içinde olduğu söylenebilir. Lakin TÜSİAD’ın son 20 yıldır giderek artan oranda Kürt sorununa dair görüş-tutum üretmesi, durumlarını biraz daha farklı kılıyor. Özellikle Boyner’in Kürtçe olarak, “Kardeşlik, barış ve eşitlik için…” dediği düşünülürse bu noktada rejimin eski geleneksel çizgisinin ötesine geçen bir tutuma sahip olduğu ve bunu zorladığı söylenebilir.

Pekiyi, patronların bu tutumu ne anlama geliyor? Hiç şüphe yok ki Kürt sorununun mevcut haliyle devam etmesini istemedikleri ve bu çerçevede “çözümünü” istedikleri anlamına geliyor. Bu nasıl bir çözümdür? Bu, kuşkusuz burjuva demokratik çerçevede, AB siyasi kıstasları ölçeğinde ve Türkiye’nin “gerçekleri” ölçüsünde bir çözümdür! PKK/DTP çizgisinin de bu kriterleri temel eksen aldığı düşünülürse Diyarbakır’da Osman Baydemir ile Ümit Boyner’in birlikte çektikleri halay daha da anlamlı hale gelmektedir. Nihayetinde Kürt sorununda “çözüm” kültürel-demokratik bir çerçeveye indirgenmiş durumdadır. Eğer Kürt sorunu bir anadilde eğitim, kendi kimliğini yaşama ve yaşatma sorunuysa hiç şüphesiz bu tür bir çözüm Türkiye’de bile mümkündür. Sorun ve soru ise açıktı: kimin hangi hakkı, neye göre, ne kadar kullanacağını kim, nasıl belirleyecektir? Sınır nereden ve neye göre çizilecektir? Kaderini tayin etme hakkını içermeyen, bin bir şart ve kurala bağlanmış kültürel-demokratik hakkın yaşama garantisini kim, neye dayanarak verecektir? Öteden beri, “Kürt sorunu sermaye düzeni içinde çözülür mü, patronlar bunu yapabilir mi?” sorusu etrafında tartışmalar sürmektedir. “Evet, çözülür” demek mümkün eğer kaderini tayin hakkını içermeyen, yani ayrılma dâhil tüm söz-karar hakkını sahibine teslim etmeyen bir ulusal çözüm mümkünse…

TÜSİAD Başkanı Kürtçe selamla başladığı konuşmasını: “…Geçmiş 70 yılda Kürt meselesine Kürt meselesi dememek için büyük gayret sarf ettik. Şunca kahır çektik, 100 milyar dolar harcadıktan sonra meselenin ismini koyar noktaya geldik. Cesur kişiler zaman zaman bizi uyardı. Onları cezalandırdık. Kimini ölümle kimini cezaeviyle, kimini de sürgünle. Bu arada haram parayla servet edinildi. Olan, bağrı yanık kişilere ve hayatı kaydırılan nesillere oldu. Bundan sonra gerçek gündemimizi görmeden edemeyiz. 19 yıl önce başbakan Kürt realitesini tanıyoruz demişti. Biran önce ortak kaderi el birliğiyle düzeltmeye çalışmalıyız” sözleriyle bitirdi. Bu sözler yarının, dünden de bugünden de farklı olacağını gösteriyor. Pekiyi, nasıl olacağına kim karar verecek? Ji bo biratîyê, Ji bo aşitîyê, Ji bo wekhevbunê sözlerinin gerçek anlamına kavuşmasını bu belirleyecek…

Yorumlar kapalıdır.