Seçim sonuçları üzerine

124

Seçmenin yüzde 87’sinin sandığa gittiği 2011 Genel Seçim sonuçları mecliste kazandığı 326 milletvekilliği ile AKP’yi yeniden birinci parti ilan etti. Onu sırasıyla 135 ve 53 milletvekilliği ile CHP ve MHP izliyor. Diğer partilerin hiçbiri yüzde 10 barajını geçemezken, hepsinin toplam oyları yüzde 5’e bile ulaşmadı. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu ise 36 bağımsız adayını baraj engelini aşarak meclise göndermeyi başardı.

Peki, bu sonuçları nasıl yorumlamalı?

Öncelikle, AKP yüzde 49,9’luk bir oranla yeniden birinci parti olmuştur ve CHP’deki kısmi oy artışına rağmen -referandum sonuçları sonrasında da ifade ettiğimiz- iktidarın tek alternatifi olma durumunu sürdürmektedir. AKP’yi birinci parti kılan ise sekiz yılı aşkın iktidarının da formülü olan ekonomik anlamda liberal, siyasal anlamda muhafazakâr uygulamalar bütünüdür.

Bir başka ifadeyle, 1980’den bu yana Türkiye’ye uyarlanmaya çalışılan yeni-liberallik/yeni-muhafazakarlık alaşımının en başarılı öğrencisi AKP olmuştur. Geleneksel burjuva partilerinin yıpranmışlığı karşısında, AKP egemen sınıfın tüm ekonomik ve politik taleplerini kendi programında birleştirerek hem tekelci burjuvazinin hem de Anadolu burjuvazisinin neoliberal taleplerinin demokratik gericilik politikaları halinde uygulanmasının öncülüğünü üstlenmiştir. Bu durum, ekonomik istikrarını siyasi istikrarı ile pekiştirmek zorunda olan burjuvazi için AKP’nin neden halen tek iktidar alternatifi olduğunu ve AKP iktidarı ardındaki sermaye desteğini açıklamaktadır.

Bu anlamda, bugün tekelci burjuvazinin ve Anadolu burjuvazisinin üç temel hedefi AKP iktidarının dününü de bugününü de somutlamaktadır: ABD ile stratejik ilişkilerin geliştirilmesi, AB ile tam bütünleşme (ve devlet kurumlarının ve yasaların AB normlarında dönüşümü), Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde etkin bir Türkiye. Bunlar, Avrupa’da durulmayan kriz ve Ortadoğu’da alaşağı edilen baskıcı rejimlerle birlikte düşünüldüğünde “ekonomik ve siyasi istikrarın sürdürülmesi” arayışı ile birleşmekte ve “güçlü” bir rejim ihtiyacını da ortaya koymaktadır.

Peki, bu tabloda CHP‘yi nasıl konumlandırmak gerekir? Daha önce de belirttiğimiz gibi Kemal Kılıçdaroğlu ve “Yeni CHP” projesi burjuvazi tarafından bir iktidar değil muhalefet gücü olarak desteklenmektedir. CHP’ye biçilen, toplumsal huzursuzluğun artışına paralel olarak oluşacak tepkiyi kontrol edip yönlendirecek bir dengeleyici roldür. Böyle bir muhalefet (bir iktidar potansiyeli), burjuvazinin iktidar partisi üzerindeki kontrolünü de pekiştirecektir. Diğer yandan, MHP ile birlikte de düşünüldüğünde, dünyada ve bölgede çelişkilerin derinleştiği ve kırılmaların yaşandığı bu dönemde, Türkiye’de de yansımasını bulacak sağa ve sola savrulmaların/kayışların merkezden kopuşunu engelleyecek bir imkân olarak düşünülmektedir.

Bu açıdan değerlendirirsek, CHP ve MHP iddialarının altında kalan bir oyla da olsa (iç çatışmalarını aşabilirlerse) başarısız olmayan bir seçim çıkarmışlardır. Burjuvazinin sonuçtan oldukça memnun olduğunu tahmin etmek ise zor değil. Sonuçların hemen ardından da TÜSİAD’dan MÜSİAD’a hepsi tek ağız, iktidar için iki önemli görevi hatırlatmışlardır: AB’ye uyum sürecinin sürdürülmesi ve yeni bir anayasa.

Meclisin yeni bileşiminde, burjuvazi ve temsilcisi düzen partileri için tek engel ise 36 milletvekilliğini alan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku temsilcileri olacak. Emekçilerin sınıfsal ve Kürt halkının ulusal çıkarları üzerinden meclisteki tek sahici muhalefetin de Kürt ve/ya sosyalist bu milletvekilleriyle sürdürüleceği açık. Blok, geçmiş yıllardaki sosyalist ve Kürt oyları göz önünde tutulduğunda yüzde 6.65’lik bir oyla önemli bir başarıya adım atmış durumda. Fakat aynı başarı, Türkiye’de sosyalist solun tarihsel başarısızlığını örtmeye yetmiyor.

Elbette meseleyi toplumsal durumu görmezden gelerek anlamaya çalışmak yanlış olur. AKP’nin neredeyse yüzde 50’lik oyunun ardında, AKP’nin “ekonomik büyüme ve istikrar” söyleminin etkileri ve emekçi kesimlerin, şimdiye kadar kaybettikleri pahasına kazanacaklarına olan inançlarının yattığı bir gerçek. Fakat şu da bir diğer gerçek, sosyalist sol Türkiye’de (elbette dünyadakinden bağımsız olmayarak) halen kendi bileşiminden fazlasını ifade edemiyor. Bunun en temel sebebi, halen emekçi ve ezilen kesimlerin acil taleplerini ifade eden devrimci bir programın temsilciliğini yeterince yapamıyor oluşu. Teşhirden öteye geçemiyor ve talep ve sloganlarını ürettiği güncel politikalar üzerine yerleştirme konusunda yetersiz. Bu nedenle, emekçi ve ezilen kesimlerin büyük çoğunluğu gözünde ekonomik ve sosyal politikalar yarışı yine CHP ve AKP arasında geçiyor.

Seçimlere yönelik gerçek bir bilanço, bu durumun nedenleri üzerinde durabilmekle başlayacaktır. Sosyalistler ve Kürtler arasındaki ittifakın mütevazı başarısının değeri de, farklı sosyalist çevrelerin Blok karşısındaki farklı tutumları da, bu noktada yeniden anlam kazanacaktır. Blok’un sadece sosyalistlerle Kürtler arasında değil ama aynı zamanda sosyalistlerle sosyalistler arasında da acil talepler etrafında bir ittifak olarak vücut bulabilmesi ve geleceğe taşınması belki bu şekilde mümkün olacaktır.

Açık ki, rejim ve yeni bir anayasa tartışmalarının gündemde olacağı, “ileri demokrasi” adı altında sınıfsal ve ulusal baskı politikalarının hâkimiyetini sürdüreceği bu yeni AKP döneminde, bir işçi ve emekçi halk seferberliğinin örülebilmesinin koşullarından biri de budur.

Yorumlar kapalıdır.