Suriye: Ortadoğu devrimi yeni bir boyut kazanıyor

46

18 Temmuz 2012 tarihinde, Suriye başkenti Şam’da düzenlenen bombalı saldırı, Esad rejiminin geleceği açısından kritik bir yol ayrımına gelindiğinin işareti olarak okunabilir. Zira Şam’daki ulusal güvenlik binasına düzenlenen saldırı, yalnızca Esad rejiminin en stratejik isimlerinin hayatını kaybetmesine yol açmadı ama aynı zamanda, yaklaşık 16 aydır diktatörlük rejimine direnen Suriyeli kitleler karşısında, Esad rejiminin ciddi bir kırılganlık kazandığı bir anı temsil etti. Söz konusu saldırının ardından, emperyalist müdahaleciliğin de etkisiyle uzatmalı bir karakter kazanan Suriye devrimi yeni ve belirleyici bir dönemece girmiş oldu.

Kuşkusuz sürecin belirleyici faktörlerinden biri de Rusya’nın Suriye konusundaki tavrında yaşanan dönüşüm oldu. Rusya 30 Haziran’da Cenevre’de gerçekleştirilen toplantıda ilk kez kontrollü bir geçişe ve geçiş hükümeti oluşturulmasına olumlu gözle baktığını -kuşkusuz, ülkedeki askeri üsleri ve 46 yıllık diktatörlük boyunca elde etmiş olduğu ayrıcalıkları aynen muhafaza etmek karşılığında- belirtti. Geride kalan günler içinde, Esad rejimine bağlı birlikler ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasında uçak ve ağır silahların kullanıldığı çatışmalar yoğunlaşırken, Suriyeli Kürtler de birleşik bir çatı oluşturarak birçok kentte -Halep eyaletindeki Kobani, Afrin ve Cinderis kentleri; Haseke eyaletinin Amude, Derek, Efrin beldeleri, Mardin’in Şenyurt semtinin karşısındaki El Darbasiye kenti ve Ceylanpınar’ın karşında bulunan Ra’s al-‘Ayn kenti- yönetime el koymaya başladı.

Türkiye; aç tavuğun darı ambarı hülyası

Arap devrimlerinin yol açtığı alt üst oluş ile birlikte pandoranın kutusunun bir kez açılmış olduğunu okuyan AKP hükümeti, tüm planını “gelişmeleri fırsata çevirerek” etki alanını bölgeye yaymak üzerine kurdu. Ne var ki, bugün Türkiye hükümetinin en son isteyeceği türden bir bölge manzarasıyla karşı karşıya olduğunu söylemek abartma olmaz. Bir noktanın altını özellikle çizmek gerekiyor; Suriye devriminin patlak vermesiyle birlikte önce, Esad rejimi üzerinde muazzam bir politik basınç oluşturan Türk hükümeti, giderek saldırgan bir üslup geliştirerek emperyalist müdahalenin başlıca dayanaklarından birine dönüştü.

Dolayısıyla Türkiye, Suriye sorununu yalnızca emperyalist diplomasi doğrultusunda biçimlendirmeye çalışan bir aktör olarak değil, aynı zamanda kendi politik yönlendirmelerine açık olduğunu varsaydığı emperyalist müdahale yanlısı Suriye güçlerine verdiği askeri lojistik destekle başından beri emperyalist müdahalenin bir tarafı oldu. Ne var ki, gelişmelerin böylesine kapsamlı bir süreci askeri ve politik düzlemde sevk ve idare etmek konusunda Türkiye’nin ne denli yetersiz olduğunu göstermiş olduğunu da belirtmek elzem -Suriye güçlerince düşürülen istihbarat uçağının böylesi bir basiretsizliğin bir örneği olarak okunması gerekiyor.

Türk hükümeti açısından, sürecin kapasitesinin ötesindeki dönüşüm dinamiği yeni bir travmatik gelişmeyi beraberinde getirmiş durumda.

“Güney Kürdistan”da bağımsız bir Kürt siyasal yapısının oluşma dinamiği, Türk dış politikası açısından bir felaket senaryosuydu ve korkulan senaryo “Batı Kürdistan”da gerçeğe dönüşme olasılığı kazanmakta. Bu nedenle bugünlerde Türk dış siyasetinde ciddi bir krizli dönemden geçilmekte olduğunu söylemek mümkün. Türk hükümeti, bu kaygan zeminde tüm uğraşını, Suriye Ulusal Konseyi’ne biçim vermeye ve dinamik bir güç haline dönüşen Kürt muhalefetini bu konseye yedeklemeye hasretmekte. Öte yandan, bölgede gelişen sürece yönelik olarak savurduğu tehditlerle, Kürt halkının temsilcilerine dönük umutsuzca gözdağı vermeye çalışmakta.

Rejimin etrafındaki çember daralırken

Suriye’de rejim ve isyancılar arasında, uzunca bir süredir yaşanan pat durumu geçtiğimiz ay değişmeye başladı. Rejimin tüm saldırılarına ve katliamlarına rağmen, isyancıların ülkenin yarısından fazlasını kontrol eder hale gelmesine ek olarak; geçen ay devrimin başlamasından bu yana ilk kez ülkenin en önemli iki kenti olan Şam ve Halep’te kitlesel gösterilerin gerçekleşmesi, ibrenin isyancılardan yana kaymaya başladığını gösteriyordu.

Buna geçtiğimiz hafta, isyancıların “Şam Volkanı Operasyonu” adıyla Şam’ın kontrolüne yönelik başlattıkları harekat ve Şam’da gerçekleşen bombalı saldırı eklendi. Bu harekata ve saldırıya rejimin Şam’da çok sert bir yanıt vermesinin ardından Şam’daki çatışmalar için şu an için durulur gibi görünürken, çatışmanın merkezi ülkenin en büyük kenti ve ticaret merkezi olan Halep’e kaymış durumda. İsyancılar şu anda, Halep’in çevresindeki kent ve kasabaları ve Halep kentinin yarısını denetimleri altında tutuyor. Rejim ise, Halep’in kontrolünün kendisi için bir ölüm kalım meselesi olduğunun farkında olarak, tüm gücüyle şehri geri alma çabasında. Esad rejimi giderek zayıflarken Halep’teki mücadelenin seyri, devrim sürecinin gidişatı açısından belirleyici bir öneme sahip olacak görünüyor.

Süreci biçimlendirmeye çalışan emperyalist güçlere gelince, onlar Esad rejiminin kontrol dışı bir kitle seferberliği hareketiyle yıkılması yanlısı değiller. Tam tersine son iki yıl boyunca tüm Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimci gelişmelerin ışığında, böylesi bir denetim dışılık bir tür kırmızı çizgi karakteri kazanmış durumda. Bu nedenle Esad rejiminin esas itibariyle yıpranarak geri çekilmesi ve bu süreç zarfında Suriye devriminin de yıpranmasının sağlanmasıyla Suriye’deki muhalefete şekil vermek için zaman kazanmak temel hedef. Zira bu hedefe ulaşıldığı oranda Suriye’nin bir adım sonrasını kontrol edebilmek mümkün olacak.

Suriye’de emekçi halkın ekmek ve özgürlük talepleriyle harekete geçerek başlattıkları devrimci süreç, Esad rejimi ve emperyalist müdahale kıskacından kurtulabilmek için uluslararası işçi hareketinin desteğine her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyor.

Yaşasın Suriye halkının kahramanca direnişi!

Emperyalizmin askeri ve politik müdahelesine geçit vermeyelim!

Esad rejiminin alaşağı olması için ileri!

Yorumlar kapalıdır.