Marmaray kazıları: Güvencesizliğin resmi geçidi

55

Kah çıkan bilimsel bulgular, kah düşen yıldırımlar ya da toplu işten çıkarmalarla basında sık sık duyduğumuz Marmaray kazıları, son olarak projenin durdurulduğu haberi ile yeniden gündeme geldi. Haberin basında çıktığı gün, yeni atanan Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in yüce gönlünce, kazılara devam edilmesini isteyerek Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı araması ve ödenek sözü alması, gözlerimizi yaşarttı doğrusu. Türkiye’nin en büyük ulaşım projesi olan Marmaray Projesi, Hükümet’in en büyük seçim kampanyalarından. 29 Ekim 2013 tarihinde açılışı planlanan projeye engel olarak görülen kent arkeolojisi ise, ezilip geçilme tehlikesi altında.

Kent arkeolojisi ve Marmaray – Metro Kazıları

Kentlerde yürütülen ve kentin tarihsel ve kültürel değerlerini bozmadan, kentin gelişimini sağlamak amacıyla yapılan arkeolojik kazılar, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi son yıllarda Türkiye’de de ulaşım ve kentsel dönüşüm projeleri kapsamında artış gösterdi. Genellikle kurtarma kazıları kapsamında, özellikle İstanbul’da her gün büyük veya küçük ölçekli kazılar yapılmaktadır. Türkiye’de kent arkeolojisinin en büyük sorunlarından biri, projeler zamanlanırken kazıların hesaba katılmaması ve daha sonra kalıntıların sürprizmiş gibi sunulması. Örneğin; Marmaray ve Metro projeleri, 1. derece arkeolojik sit alanları üzerine projelendirildiğinden, hükümetlerce sunulduğunun aksine Üsküdar, Sirkeci ve Yenikapı semtlerinde arkeolojik birikim ve kazı yapma zorunluluğu en başından biliniyordu.

Türkiye’nin en büyük arkeolojik kent kazıları ise, 2004 yılında başlayan ve bir kısmı hâlâ yapılmakta olan Marmaray ve Metro Arkeolojik Kazıları’dır. Kent arkeolojisinde bir dönüm noktası olan Marmaray’dan bakıp Türkiye’de kent kazılarının genellikle ne şekilde yürüdüğünü biraz olsun anlayabiliriz.

Marmaray kazıları, için Ulaştırma Bakanlığı, her yıl açılan ihalelerle alt yüklenici (taşeron) belirliyor. Bugüne kadar 2 ayrı taşeron firmaya bağlı, 100’e yakın bilimsel kadro (arkeolog, sanat tarihçisi, restoratör, mimar, vb.) ve kim bilir kaç yüz işçinin çalıştığı kazılarda, hak gaspları her geçen gün artarak devam etti. Keyfi işten çıkarmalar -ki bu durum işçi sayısının tespitini imkansız kılıyor, maaşların düzenli ödenmemesi, sigortaların (bilimsel kadro hariç) düzenli ve maaş üzerinden yatırılmaması, yemek ve tuvalet sorunları, ödenmeyen fazla mesailer, sorunların yalnızca bazıları. Tarihe ışık tutan yüzlerce çalışan, sendikasız ve toplu iş sözleşmesiz, iş güvencesinden yoksun olarak çalışmakta.

İş güvencesi sorunu 2012 yılının son günü toplu işten çıkarma ile yeniden kendini gösterdi. Taşeron şirket Polat İnşaat yetkilileri, işe bir süre ara verileceği duyurusunu yaptı. Yaklaşık 2 aydır tazminatlarının tamamını alamayan, işe çağırılıp çağırılmayacağı belli olmayan yaklaşık 200 işçi sendikasızlığın ve güvencesizliğin ne demek olduğunu bugün çok daha iyi anlamış durumda. Peki Marmaray’da daha önce neler oldu? Hiç mi mücadele edilmedi?

Marmaray’da Mücadele Deneyimleri

2004 yılında taşeron şirket “Karkın İnşaat” ile başlayan kazılarda, iş güvenliği ve iş güvencesi sorunları olmasına rağmen, 2007 yılına kadar ücretlerin zamanında ödenmesi işyerinde büyük bir huzursuzluk yaşanmamasına neden oldu. 2007 yılında taşeronun değişmesi ve ihaleyi Polat İnşaat’ın alması ile birlikte ücretler düşürüldü, düzenli olarak gecikmeye ve parça parça ödenmeye başlandı. İşçilerde huzursuzluk işte böyle başladı.

Daha önce var olan ama kişisel algılanan, yıllık izinlerin ve vizitelerin kullanılmasının keyfi engellenmesi, tazminatsız işten çıkarma gibi nedenler de eklenince kısa süreli direnişler gerçekleşmeye başladı. Bu direnişlerde, yeni yemekhane ve soyunma odaları gibi kazanımlar da elde edilmesine rağmen, işverenin Kürt-Türk ve Kürt-Arap ayrımcılığını körüklemesi, bir takım işçileri para ile satın alması ya da birkaç işçiyi işten çıkarması direnişlerin kısa sürmesine neden oldu. Hatta işçiler arasında çok büyük kavgalar ve toplu işten çıkarmalar dahi yaşandı. 2009 yılına girerken işverenin, zamsız bir yıl daha çalışacaksınız demesi, pek çok işçi için bardağı taşıran son damla oldu. Artık yeni bir iş sözleşmesi tartışılıyordu.

Her tartışma sonuç vermese de bazı tartışmalar sendikanın gerekliliğiyle sonlanıyordu. Fakat hangi sendikada örgütlenmek gerekirdi? Pek çok sendika bu dönemde taşeron bir işyerini örgütlemekten kaçınarak kadro ve para eksiliğinden bahsetti. 2009 biterken işçilerin bir kısmı Tekstil-Sen ile temas kurmuş, işverene zam talebinde bulunmuştu. 2010 ocak ayında başlayan ve yaklaşık 70 gün süren bir direnişin ilk adımları da bu şekilde atıldı.

Talep üzerine işveren günlük yalnızca 1 liralık zam yaptı. Bu ücretle işbaşı yapmak istemeyen yaklaşık 60 işçi Mart ayının sonuna kadar kapıda beklemeye başladılar. Başlarda içeriden çokça destek alan direniş, halaylarla sloganlarla mesai saatleri boyunca coşkulu bir şekilde sürüyordu. İçeriden dayanışma paraları toplanarak, moral veren konuşmalar yapılıyordu. İçerdeki işçiler ayrıca kendi aralarında konuşmalar yapıyor, işten çıkmadan mücadeleye dahil olmanın araçlarını tartışıyordu.

Mart ayında iki işyeri işgali gerçekleşti. İşgallerin birinde bir iş makinesiyle içeri giren işçiler “İşimiz ve Hakkımız İçin Direniyoruz” yazılı pankartı açarak sloganlar atmaya başladı. Diğerinde ise işçiler, yanıcı maddeleri üzerlerine döküp kendilerini yakmakla tehdit ederek işverenle görüşmeyi talep ettiler. Soluklar tutulmuştu ve saatler süren işgaller sırasında pazarlıklar yapılıyordu.

Aslında iki işgal sonrasında da işveren masaya oturdu. 35 TL’lik günlük ücret, iş güvencesi, eksik sigortaların tümünün ödenmesi de dahil tüm şartları kabul ettiğini söyleyen işverenin tek şartı işyerine sendika girmemesiydi. Direnişteki işçiler Tekstil-Sen’in kendilerine çok destek olduğunu söyleyerek anlaşmayı kabul etmedi.

Direnişteki işçiler, mücadeleleri boyunca TBMM’ye 2 kere gitmiş, TEKEL direnişine destek vermiş, İstanbul ve Ankara’da basın açıklamaları yapmış olmakla birlikte, mücadeleleri en sonunda işe iade davaları ile sınırlı kaldı. Eylül 2010 tarihinde davanın, işçiler lehine sonuçlanmasına rağmen 2012 yılına kadar temyiz ve Yargıtay engellerini aşamadılar.

Özellikle kendini yakma girişimi ile marjinalleşen direniş, içerideki desteği büyük ölçüde yitirdi. Oysa içerde daha sendikanın ne olduğu konuşulmaktaydı. Üstelik Tekstil-Sen bu işkolunda çalışma yürüten bir sendika da değildi. Aslında direniş, içerisi tam olgunlaşmadan patlak vermişti. Şimdi her şey işverenin gözü önünde gerçekleşiyordu ve müdahale etmesi uzun sürmedi. Ustabaşılar ve ajanlar hemen devreye girdi. İşyerinde sıkı yönetim ilan edildi. 2 kişi yan yana gelemiyor, birlikte çıkamıyordu. Dışarıda görüşmek dahi cesaret olarak görülüyordu. Ayrıca son işgalden sonra polisten destek alınıp kapıda kimsenin beklemesine izin verilmedi. İçerisi ve dışarısı arasındaki bağ iyice koptu.

Peki bu direnişten sonra işyerinde neler oldu? Çıkan işçilerin yerine hemen yeni işçiler alındı. Ücretler, direnişten dolayı günlük 3 lira kadar bir artış gösterse de eksik ve parçalı ödenmeye, sigortalar yatırılmamaya devam etti. İşçi sağlığı ve iş güvencesi hala en büyük sorundu.

İşçiler, sendikalı olmayı daha gizliden tartışmaya ve işkolundaki sendikalarla bağ kurmaya çalıştı. Fakat sendikalaşma girişimleri, sendikanın yeterli ilgiyi göstermemesi ya da örgütlenmeyi gerektiği gibi yönlendirememesi, işyeri komitelerinin düzgün çalıştırılamaması ve geçmiş direnişin yükünün omuzlardan atılamaması gibi nedenlerle yeterli çoğunluğa ulaşılamadan dağıldı. Marmaray’da örgütlenme arayışları büyük bir yenilgiyle sona ermiş oldu.

Aslında Marmaray Kazısı, Türkiye’de taşeron işyerlerinde sendikalaşmanın pek çok zorluğunu gözler önüne sermekte. Sınıf sendikacılığı anlayışından uzaklaşmış olan sendika yönetimleri, işyerlerinde örgütlenmek yerine, “toplumsal sendikacılık” kavramı temelinde bir örgütlenme anlayışı ile hareket etmekteler. Sendikacılık büyük ölçüde sivil toplum örgütlerinde çevrecilik, burjuva demokrasisi, özgürlükçülük gibi mücadelelere indirgeniyor. Bu anlayış sonucunda, Marmaray örneğinde olduğu gibi kapı kapı dolaşan işçiler, işkollarında örgütlenebilecekleri bir sendika bulamıyor. Ya da bulduklarında yeterli ilgiyi göremediklerinden birliktelikleri çabuk dağılıyor. Sendikaları hâlâ işçi örgütleri olarak görüyorsak, bugün işyerlerinde en başta “herkese iş ve herkese iş güvencesi” ile “grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı” için mücadele etmek gerekir.

Yorumlar kapalıdır.