Kürt meselesinin sınıfsal çözümü

62

Başbakan ile Barzani’nin şarkılı türkülü ve de her anlamda “düetli” Diyarbakır buluşması gerçekleşti. “Tarihi buluşma” her kesimin meşrebine uygun biçimde sevinç, umut ve hayallere olduğu kadar üzüntü, karamsarlık ve hayal kırıklıklarına da neden oldu.

Konu, çeşitli “uzmanlarca” iç ve dış boyutlarıyla irdelendi ve bu irdelemelerden elbette son derece “anlamlı” sonuçlara varıldı. Yani bu buluşmanın “çözüm sürecine” ve önümüzdeki birkaç seçime ilişkin iç boyutuyla, jeopolitik, Kürt pazarı ve petrol-doğalgaz meselelerine ilişkin dış boyutu konusunda ziyadesiyle aydınlandık. Konunun bu boyutlarını şimdilik “uzmanlarına” bırakıp başka bir yönünü deşmeye çalışalım.

Türk milli stratejisi!

Bilindiği üzere, bu ülkeyi yönetenlerin değişmez milli stratejisi, zaman zaman değişen taktikler ne olursa olsun, “Kürt ulusal hareketi”ni her yolla tasfiye etmek üzerine kurulmuştur. Dün olduğu gibi bu, bugün de böyledir. Bu kimi zaman Kürt varlığının inkârı, kimi zaman da Kürtlerin, QWX’in, köy ve kasabaların eski isimlerinin ve “Kürdistan”ın (en azından sınırın hemen güneyinde) kabulü üzerinden yürüse de sürekliliği olan bir çizgidir.

Son “Çözüm Süreci” de aynı “milli strateji”nin zorunlu bir parçasıdır. Zorunludur, çünkü her ne kadar “barış ve kardeşlik”, “oyun kuruculuk” ve de “büyüyen Türkiye” gibi hedeflere bağlansa da her şeyden önce Kürt ulusal hareketinin siyasi ve askeri direnci nedeniyle gündeme gelmiştir.

AKP iktidarı bütün “sureti haktan” görüntüsüne rağmen esas olarak yukarıda işaret ettiğimiz “milli stratejinin” uygulayıcısıdır. Bunu iktidara geldiğinden beri, özellikle de bir önceki ateşkes-görüşme dönemi (2011) ve ardından gelen savaş ve imha (2012) dönemi taktiklerinden çıkartabiliriz: Her şeyden önce Başbakan’ın kafasında gerçekten bir Kürt milli meselesi yoktur; varsa da devri iktidarında sona ermiştir. Bu nedenle 2011 Haziran seçimlerinden iki ay önce Muş’ta yaptığı bir mitingde binlerce kişinin önünde, “Bu ülkede artık Kürt meselesi yoktur. Kürt kardeşlerimin meseleleri vardır. Kürt kardeşlerimi istismar edenler de vardır!”, demesi bir tesadüf değildir. Bunun anlamı sorunun toplumsal ve politik değil, esas olarak ekonomik ve bireysel, yani bir aş, iş, yatırım ve kazanç sorunu olduğudur (Tabii, “terör” faslını saymazsak!). Sorun bireysel-ekonomik bir boyut kazandığında ise ancak neoliberal AKP ve onun destek ve yönlendirmeleriyle sermaye tarafından çözülebilir. Böylesine bir durumda BDP’nin, PKK’nin, KCK’nin yeri olamayacağı aşikârdır. Ancak hiçbir milli strateji sadece “ekonomik” yöntemlerle yürümez, gerektiğinde askeri yöntemler de devreye girer; nitekim öyle de olmuş, Sri-Lanka tipi kanlı bir çözümün dahi telaffuz edildiği ve sorumluluğun her zamanki gibi PKK’ye yıkıldığı son muharebe döneminde yüzlerce insan hayatını kaybetmiştir.

AKP sadece serbest piyasacı-neoliberal değil aynı zamanda milliyetçi bir partidir. Bütün ulusalcı-milliyetçi suçlamalara rağmen “Kürt açılımı” adıyla başlatılan sürecin Başbakan’ın ağzından kısa sürede “milli birlik ve beraberlik projesine” dönüşmesini bu milliyetçi bakış açısı bağlamında kavrayabiliriz.

Saldırı ve tasfiye

Başbakanın “barış” politikası aslında bir saldırı ve tasfiye politikasıdır. “Diyarbakır Buluşmasını” da buna bağlayabiliriz. İşte küçük bir örnek: 25 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinin “Başbakan’ın Barzani ile yaptığı Diyarbakır çıkarmasının perde arkasından PKK mutabakatı çıktı” haberine göre Erdoğan Barzani’den “PKK’nin varlığının ortadan kaldırılması” sözü almış! Gazete haberine göre bu mutabakat Dışişleri Bakanı’nın bakanlığının bütçe sunumunda yaptığı konuşmada ortaya çıkmış. Bakın Davutoğlu ne demiş: “Hükümetimizce başlatılan sürece paralel olarak PKK terör örgütünün güney komşularımızın ülkemize mücavir bölgelerindeki varlığının tasfiyesi (abç) için de temas ve girişimlerimiz devam etmektedir(…) Temaslarımız sonucunda tüm üst düzey IKBY yetkililerinin PKK konusunda daha net bir söylem benimsedikleri ve terör örgütüne silah bırakması yönünde çağrılarda bulundukları görülmüştür.”

Bunda elbette şaşırtıcı bir yön yoktur; Dışişleri Bakanı’nın sözleri sadece “milli stratejinin” devamına işaret eder.

Bu stratejinin temelinde devletin sürekliliği mantığına uygun olarak Osmanlı’dan yadigâr “Millet-i Hâkime”, yani bugünkü anlamıyla egemen ulus fikri yatar ve zorunlu olarak “millet-i mahkûme’yi yani ezilen ulus veya ulusları içerir. Geçmişte dinsel içerik taşısa da Osmanlı’nın son dönemlerinden beri bu “millet” bilindiği üzere Türk milletidir ve bu nedenle Kürt milli meselesinin (kanlı veya kansız) çözümünde Türk milliyetçiliği fikri ana ekseni oluşturur.

“Vatansever” muhalif ve muarızlarından gelen bütün “vatana ihanet” suçlamalarına rağmen AKP de, Türkiye’de sağda ve solda yer alan unsurların kahir bir ekseriyeti gibi Türk milliyetçisidir; aynı kendisinden öncekiler gibi. Bu nedenle bütün o açılım-saçılım hikâyelerine rağmen soruna kaçınılmaz bir “Türk”, yani “millet-i hâkime” bakış açısıyla yaklaşmaktadır.

Malı ucuza kapatmak!

Samimiyetten uzak, ancak zorunlu bir çözümün kendini dayattığı noktada yeni taktikler kaçınılmaz olur; elbette gerektiğinde atadan babadan kalma yol ve usulleri de unutmadan! AKP iktidarının amacı gerektiği zaman kendine has “İslami usulleri” ve “helal kesim” tekniklerini de kullanarak, en ekonomik -neoliberal- serbest piyasacı yollardan “malı ucuza kapatmaktır!” Bu nedenle, Kürt meselesinin PKK’siz ve BDP’siz “çözümü” için var gücüyle yüklenmektedir. Kilit altındaki İmralı ile belirli bir müzakere takvimiyle elini bağlamadan görüşülebilir; Kürtçe’nin resmi bir devlet tv kanalında veya “sivil” ortamlarda konuşulmasında ve de özel okullarda okutulmasında bir sakınca yoktur. Ancak sokakta eylem gücü olan, örgütlü, Kürtleri gerçekten siyasi temsil yeteneği olan ve dik duran hiçbir yapı gerçek anlamda muhatap alınmamalı, fiilen alındığı durumlarda da her türlü aşağılamaya muhatap kılınmalıdır.

Amaç “malı ucuza kapatmak” olduğundan, konuyu fiilen gündeme getiren, mücadelesiyle bugüne taşıyan ve bireysel hakların ötesinde kolektif siyasi talepler öne süren ve özerklik talep eden güçlerin devre dışı bırakılması kaçınılmazdır. Bu nedenle bugüne kadar Kürt ulusal hareketine yönelik askeri veya siyasi kampanyaların temelinde hareketin “terörle” bağlantısı veya “şahinliği” falan değil, ana fikrini Türk milliyetçiliğinden alan bir tasfiye veya izolasyon planı yatmaktadır.

Peki, Kürt hareketinin başlıca örgütsel-siyasi unsurlarını tasfiye edip bazı iktisadi, sosyal, kültürel tedbirlerle sorunu gerçekten çözmek mümkün müdür? Buna inananların sayısı epeyce fazla olsa da böyle bir şey mümkün değil; çünkü Kürt ulusal hareketinin askeri gücü tasfiye edilip hareketin siyasi olarak diz çöktürülmesi durumunda eşitliğe, adalete ve özgürlüğe dayalı bir çözüm konusunda zaten gönülsüz ve samimiyetsiz olanlar, işi iyice tavsatıp ipe un sereceklerdir. Ancak bu yolla sağlanacak bir “çözüm”, hatta “çözüm” çabası sorunu daha beter bir çıkmaza sokarken gelecekte daha kanlı bir mücadelenin de kapısını aralayacaktır.

Kürdün piyasa toplumuyla imtihanı!

AKP, bütün “ümmetçi” görünümüne rağmen gerçekte İslamcı bir Türk milliyetçiliğinden başka bir şey olmayan “Milli Görüş” geleneğinden gelmektedir. Bu geleneğin “ümmetçiliği” esas olarak “güçlü Türkiye önderliğinde bir İslam âlemi” fikrine dayanır. Temelde emperyal-burjuva milliyetçi bir bakış açısıdır. Başbakan’ın ve temsil ettiği akımın “Milli Görüş gömleğini çıkarma” iddiası ise genel olarak ulusalcıların zannettiği üzere “millilikten”, milliyetçilikten vazgeçişi değil, İslam da dâhil bütün bu “milli değerlerin” neoliberalizm ve serbest piyasacılıkla harmanlanmasını ifade eder.

Mesele bu açıdan ele alındığında “açılım ve çözümünün” bugün AKP elinde yeni bir boyut kazandığını söyleyebiliriz. Bu boyut Kürt meselesinin sınıfsal çözümüdür. Bu iktidar açısından kesin çözümdür. Bu nedenle AKP bütün seleflerinden farklı olarak “Türk milli stratejisinin” hayata geçirilmesinde bugün için üstü kapalı da olsa ilk defa sınıf savaşı ve hegemonyası taktiklerini devreye sokmuştur. Evvel zamanın “Ata”dan kalma Kürdün ve Kürtlüğün inkârına, asimilasyonuna, olmadı imhasına dayalı, Kürdü Kürt olduğu için ezme politikasının iflası, ahir zamanda yerini Kürdün bireysel olarak bir piyasa toplumu içinde entegrasyonu ve asimilasyonu politikasına bırakmıştır.

Barzani ve Kürdistan Bölge Yönetimi (KBY) ile olan ilişkileri bu sınıfsal saldırı boyutuyla ele almakta yarar var. Elbette, geniş bir bölgede ekonomik ve siyasi olarak kilit öneme sahip ve giderek daha ileri derecede devletleşen bir ülkeyle ilişkiler çok önemli. Bu ülke önemli petrol- doğalgaz kaynaklarına, yatırım ve pazar imkânlarına sahip. Daha şimdiden 11 milyar dolarlık ihracat hacmiyle Türkiye’nin Almanya’dan sonraki ikinci ortağı. Ekonomik, politik, günü geldiğinde askeri olarak “bağlanması” halinde jeopolitik değeri açısından hem kendi Kürdünü hem de diğer bölge ülkelerinde
yaşayan Kürtleri denetleme; dolayısıyla o ülkelere yönelik baskı-tehdit ve pazarlık imkânı sağlıyor. Ve elbette “Yeni Osmanlıcılık” hülyaları eşliğinde “büyüyen, genleşen, oyun kuran, uçuşa geçen, emperyal” bir “bölge devleti”, bölge ne demek “bir dünya devleti” hevesleri uyandırıyor. Tabii bunlar orta ve uzun vadeli meseleler. Öncelikle kısa vadeli meselelerin çözümü gerekli; genel ve yerel seçimlerde bölgede BDP’nin geriletilmesi, Diyarbakır’ın fethi (ve “Osmanlı” topraklarına katılması!); hatta “Başkanlık” veya “kapsamlı” bir cumhurbaşkanlığı işinin kotarılması…

Devrimci-emekçi damarın yok edilmesi ve ayrışma…

Ancak bütün bunların bir boşlukta gerçekleşmesi mümkün değil; sağlam bir toplumsal temel gerekiyor. Üstelik son üç yıl boyunca Kuzey Afrika-Ortadoğu devrimci dalgasının yol açtığı etki, sarsıntı, devrimci imkân ve ihtimaller ve bütün bunların Türkiye’nin sinir uçlarına en yakın tezahürü olarak Rojava Devrimi bölgede yürütülecek faaliyetler açısından bu temeli zorunlu kılıyor.

“Diyarbakır buluşmasının” çeşitli vadelere yayılmış ekonomik, siyasi, askeri, jeopolitik neden ve amaçlarının ötesinde, bütün bunları kesen ve egemenlerce bütün bu çıkarları kalıcı hale getireceği düşünülen toplumsal-sınıfsal boyutuyla ele almak gerekiyor. Bu bağlamda Türkiye’nin egemen sınıflarının ve onların iktidardaki siyasi temsilcilerinin temel hedefinin Kürt ulusal sorununun devrimci-emekçi damarının askeri ve politik olarak tasfiye edilmesinin bir olmazsa olmaz olduğu ortaya çıkıyor. Kürtler üzerinden yapılan bütün bölgesel hesaplar Türk ve Kürt egemenleri arasındaki bir ittifakı gerekli kılıyor. Başbakan’ın ikide birde “Kürtlerin tek temsilcisi BDP değil” mealinden sözler etmesi boşuna değil. Elbette Kürtleri sadece BDP temsil etmiyor, nasıl ki Türkleri tek başına AKP temsil etmiyorsa. Ancak Başbakan’ın derdi sadece bu herkesin bildiği toplumsal-siyasal gerçeği hatırlatmak değil. Onun amacı Kürt toplumsal yapısı içinde ilerici-devrimci olan ne varsa geriletmek, tasfiye etmek. Bunun yolu da kendi denetimi altında ve Kürt burjuvazisi önderliğinde Kürt gericiliğinin İslamcı, tarikatçı, milliyetçi-mukaddesatçı bütün kanatlarını ittifak, destek, pazarlık, vb. akla gelebilecek her yolla harekete geçirmek. Bugüne kadar “uyuyan güç” gibi durmasına karşın, epeyce önemli geleneksel bir damarı temsil ettiği bilinen KDP-Barzani çizgisi Kuzey’de açık bir biçimde partileşiyor. Hizbullah’ın açık örgütlenmesi Hüda-Par seçimlere hazırlanıyor… Bunlar işin siyasi boyutu. Asıl toplumsal etki işadamları, sanayi ve ticaret odaları, işveren dernekleri, Türk ve Kürt burjuvazisinin, uluslararası sermayenin de katılımıyla Kuzey’e ve Güney’e yaptıkları ve yapacakları yatırımlar, petrol-doğalgaz anlaşmaları, sermaye lehine her türlü devlet müdahalesi ve desteği vs. yollarla inşa edilmeye çalışılıyor (Elbette hayır dernekleri, sosyal yardım adı altındaki sadaka-fitre-zekât organizasyonları, informel ilişki ağları gibi imkânları da unutmadan). Proje, Kürt ulusal hareketinin sınıfsal ayrışmasını sağlayarak etkisizleştirilmesini amaçlıyor.

Diyarbakır Buluşması ve Aşil’in Topuğu

Bu ayrıştırma, etkisizleştirme ve mümkünse tasfiye operasyonu Türkiye burjuvazisi açısından bir zorunluluk. Çünkü bölgeye ilişkin hedeflerin kazasız belasız gerçekleştirilmesinin, güçlü bir devrimci eylem, potansiyel ve önderliğin varlığında ciddi zorluklarla karşılaşacağı biliniyor. AKP-Barzani ittifakının birinci ve acil hedefinin, BDP-PKK-KCK çizgisinin ve buna sıkı sıkıya bağlı olarak Rojava Devrimi’nin tasfiyesi, boyun eğdirilmesi olduğu çok açık.

Geçmişine ilişkin bütün “Marksizm-Leninizm” ve “mülkiyet düşmanlığı” hatırlatmalarına rağmen ulusal hareketin “proleter devrimci” bir çizgide yol almadığı malum. Ancak her şeye rağmen bu hareketin tabanının, kuruluşundan bu yana yoksul kır ve kent emekçilerinden oluştuğu, asıl savaşçı-mücadeleci gücünü bu kesimlerden topladığı biliniyor. Zaten hareketin Kürt uluslaşmasını ve özgürleşmesini bugünkü düzeyine getirebilmesi de bu toplumsal güçler sayesinde oldu. Ancak uluslaştıkça giderek bir ulusal koalisyona dönüşmeye başlayan hareket, hem yeni dünya konjonktürünün, hem de sınıfsal bileşiminin genişlemesinin etkisiyle ideolojik bir değişime uğradı. Hareket, mücadeleci varlığını kır ve kent emekçi ve yoksulları üzerinden sürdürse de siyasi düzeyde Kürt burjuvazisi ve küçük burjuvazisiyle, daha çok da onların “avukatlarıyla” ittifaka girdi. Bu bir “halk cephesi” anlamında veya parlamenter politikalar açsından faydalı olduysa da hareketin kendisine devrimci niteliğini kazandıran asıl sınıfsal boyutuna zarar verdi. Görece sınıfsal söylem, müttefiklerin küstürülmemesi ve çoğalıp-genişlemenin devamı amacıyla geri plana çekildi, silikleşti. Örneğin PKK’nin açılımının “Kürdistan İşçi Partisi” (Partiye Karkeren Kurdistan) olduğu hatırlayan kimse kalmadı! Hareket giderek yayılıp ulusal anlamda güçlenirken toplumsal-sınıfsal anlamda bulanıklaştı. Bugüne kadarki başarılar, zaman zaman işlenen hatalara, hatta hareketin geçmişte bir iki kez yenilginin eşiğine gelmesine rağmen gerçek bir halk desteğine sahip olması nedeniyle tekrar dirilip toparlanmayı başarması, bu sınıfsal bulanıklaşmanın yaratabileceği sorunların algılanmasını engelledi. Eğer hareket kesin bir zaferle, ilk baştaki “Bağımsız Demokratik Kürdistan” hedefine ulaşsaydı bütün bunların, en azından bu düzeyde bir önemi kalmayabilirdi. (Tabii, bu durumun bağımsızlık sonrası dönemde yaratacağı sorunları bir kenara bırakmak şartıyla!) Ancak hareket 90’ların ortalarından itibaren “bağımsızlık” stratejisinden Türklerle birlikte bir “demokratik cumhuriyet”, sonra “demokratik özerklik” ve “Türkiye’nin Kürtlerle büyümesi” stratejisine geçti. Kürtlerin geleceği, bağımsızlık ve de sosyalizmin yerini alan, “demokratik” ve kapitalist bir Türkiye ile birlikte var olabileceği düşünülen, sonsuz bir ikili iktidarı andıran “antikapitalist” bir proje üzerinden tanımlanmaya başlandı.

Ateşkes ve barışçı siyaset kararının ardından siyasi ortamın tozu dumanı ortadan kalkıp durum “normalleşmeye” başladığında, toplumsal güçler, esas olarak da her boydan Kürt burjuvazisi giderek açık sınıfsal kimlikleri ve talepleriyle kendini ifade etmeye başladı. Yani Kürt siyasi hareketi, ulusallık adına sınıfsal boyutunu belirsizleştirdikçe, Kürt burjuvazisinin sınıfsal kimliği daha da belirgin bir hal aldı. Bu kesimlerin azami ekonomik-toplumsal çıkarları açısından asgari ulusal taleplerle yetinmesi, her türlü silahlı ve silahsız devrimci eyleme karşı olması; Rojava Devrimi türü devrimci “maceralara” giderek açık biçimde cephe alması kaçınılmaz. Kısacası Kürt burjuvazisinin Kuzey ve Güney’deki kesimlerinin birlikte ve Türk burjuvazisi ile ittifak içinde hem bütün parçalardaki yoksul emekçiler temelinde yürüyen Kürt devrimci hareketine, hem de bölgedeki her türlü devrimci harekete karşı düşmanca bir tavır alması onun sınıfsal çıkarlarının gereği.

AKP iktidarı (Türkiye burjuvazisini temsilen) güçlü Kürt ulusal hareketini ideolojik ve politik olarak en güçsüz noktasından, bir nevi toplumsal “Aşil topuğundan” vurmaya çalışıyor. Bunu Türk ve Kürt burjuvazisinin ittifakı üzerinden yapmayı hedefliyor. Şarkılı türkülü, düğünlü düetli “Diyarbakır buluşması”nın asıl anlamı budur.

Sınıfa Karşı Sınıf

Tarih, her şeyi temsil etmek isteyenlerin sonunda hiçbir şeyi temsil edemez hale geldiğinin örnekleri ile doludur. Ulusal birlik veya “milli değerler” adına sınıf mücadelesinden uzak durulması bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Siz unutsanız da burjuvazi unutmuyor; devrimci bir öz ve potansiyel taşıyan her şeye illaki o noktadan vuruyor. Ve bunu çoğu zaman ekonomik-siyasi yöntemlerle asker ve polisten daha iyi yapıyor.

Kürt ulusal hareketinin sınıfsal bir ayrışmaya uğramasının hayırlara vesile olması da mümkün. Hareket, kendini var eden gerçek toplumsal temellere sahip çıkıp sınıfsal karakteri belirsiz “demokratik-cumhuriyetçi” projelerden uzaklaştığı ölçüde sınıf bağımsızlığına ve emekçilerin ittifakına dayalı devrimci bir karakter kazanabilir. Zaten “ulusal ve demokratik” görevleri gerçek anlamda yerine getirmenin, bölge emekçilerinin enternasyonalist birliğini inşa etmenin başka bir yolu da yoktur. Burjuvazinin ortak saldırısı ancak “sınıfa karşı sınıf” mantığıyla püskürtülebilir…

Yorumlar kapalıdır.