Yasin El Hac Salih ile Suriye’deki güncel durum üzerine

31

Suriyeli yazar ve aktivist Yasin El Hac Salih ile geçtiğimiz ay, Suriye’deki güncel durum, ABD bombardımanı ve IŞİD’in yükselişi üzerine İşçi Cephesi ve Enternasyonalist Mücadele (İspanya) gazeteleri için ortak bir söyleşi gerçekleştirdik. 1980 ve 1996 yılları arasında geçen 16 yıl boyunca Suriye’de siyasi tutuklu olarak cezaevinde kalan Salih, Suriye devriminin başından itibaren mücadelenin aktif bir bileşeni oldu. Salih, son bir yıldır İstanbul’da yaşamakta.

İşçi Cephesi ve Enternasyonalist Mücadele (İC-EM): Obama Suriye sınırları içerisinde IŞİD’e saldırı düzenlenebileceği yönünde tehditlerde bulunurken, Esad rejimi böylesi bir saldırıya karşı çıkmadığını belirterek Batı’yla terörle mücadelede konusunda bir ittifak içerisine girebileceklerini belirtti. İran da benzer bir oyun oynuyor…

Yasin El Hac Salih (YHS): Ben açıkçası IŞİD’e karşı verilen mücadelede yapılabilecek en doğru hareketin, Esad rejimine karşı Suriye halkına destek vermek olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni rejimin zalim ve mezhepçi karakterinden öte, aslında Suriye devriminden bile yıllar önce Irak ve Lübnan’daki faşist ve cihatçı gruplarla işbirliği içine girerek onları yönlendirmiş terörist bir rejim olması.

Batı’nın, Suriye halkının Esad’a karşı mücadelesine destek vermeden ve bu mücadelenin politik ve sosyal kökenlerini ele almaksızın ortaya attığı IŞİD’e saldırı planlarını, üç yılı aşkın bir süredir katil bir rejimi devirmek için yardım ve destek bekleyen Suriye halkının bir kez daha ihanete uğratılması olarak yorumluyorum. Bir yıl önce meydana gelen kimyasal katliama yönelik Batı’nın takındığı utanç verici tavrı hâlâ unutmadık. IŞİD bu iğrenç katliama yönelik insanlık dışı tavırlardan kendisine oldukça fayda sağladı.

İC-EM: IŞİD’in bu denli hızlı büyümesini nasıl açıklıyorsunuz? Örgüt adeta Esad’ın “beşinci kolu” gibi hareket ederek, Suriye devrimi içerisinde nasıl bir rol oynadı?

YHS: Bu büyümenin basit bir açıklaması yok. Öncelikle pek çok Suriyelinin (ve Iraklının) ruh hallerinde giderek artan nihilist eğilimlerin varlığından bahsetmek gerek. Bu uzun bir süredir maruz kalınan kıyım ve haksızlıklar sonucunda tüm dünya ülkeleri ve kuruluşlarına karşı ortaya çıkan güven yoksunluğunun bir sonucu. İkinci olarak da IŞİD’in acımasız bir kararlılıkla uygulanan bir nevi “ulus inşası” diyebileceğimiz bir projesi olduğunu göz önüne almak gerekiyor. Üçüncüsüyse, Esad rejiminin IŞİD’in yükselişinden başlarda son derece memnun olduğunu unutmamak gerekiyor çünkü, IŞİD gibi aşırı gerici vizyona sahip bir örgüt, rejimin dilinden düşürmediği terörle mücadele söylemlerine ciddi bir meşruluk kazandırdı. Rejimin yakın zamana kadar IŞİD’e karşı herhangi bir müdahaleden kaçındığını ve sadece kendisine ve IŞİD’e karşı mücadele veren silahlı direnişçilere saldırmakla sınırlı kaldığını hepimiz biliyoruz.

Pek çok lideri Iraklı Baasçılardan oluşan IŞİD, rejim için muazzam bir fırsattı çünkü, IŞİD militanları her ne kadar Esad yanlılarından çok daha az etkili olsalar da, acımasızlık konusunda en az onlar kadar ileri ve işledikleri suçların karakteri konusunda Esad yanlılarını bile geride bırakan bir ölüm makinesiler. Kitle hareketlerini imha edip rejim karşıtı aktivistleri kaçırıyor ya da öldürüyorlar. Herhalde dünya üzerinde Esad rejiminden daha kötü bir şey varsa o da İŞİD’dir demek, pek de yanlış olmaz.

İC-EM: Devrimin başlamasının ardından üç yılı geride bıraktığımız şu dönemde, çok sayıda politik kesim devrimin artık mezhepçi bir iç savaşa dönüştüğünü ifade ediyorlar. Siz bu fikre katılıyor musunuz? Suriye devriminin güncel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YHS: Suriye’deki mücadelenin içinde, özellikle son iki yılda etkileri giderek artan ciddi bir mezhepçilik unsuru olduğu doğru. Ama ben mezhepler dünyasını sınıflar dünyasından ayırmıyorum. Şöyle ki, bana göre mezhepçilik bir sınıf ideolojisi; bir kimlik ideolojisi değil. Mezhepçilik, kitle hareketlerini bölmek, ayrıca iktidar ve servet tekeli ve ayrıcalıklar üzerine yükselen sosyal ve politik sistemi korumak için ortaya atılan bir araç. Bu rejimin bakış açısından bakarsak da doğru bir tespit, rejime karşı savaşan pek çok grubun bakış açısından da. Her iki taraf da mezhepçiliği kitleleri kendi önderlikleri altında hareket geçirmeye yönelik bir yöntem olarak kullanıyor.

Güncel duruma gelecek olursak da… Durum oldukça zor. Mücadelenin ulusal sınırları son iki yılda tamamıyla yok oldu. Bir yandan, İranlılar, Lübnanlılar, Iraklılar ve diğerleri rejimin yanında savaşıyor, öte yandan, farklı ülkelerden gelen sayısız cihatçı IŞİD’in saflarında yer alıyor. Şuna inanıyorum ki, ülkemizin yıkımının örgütlenmesinde ne ABD’nin payı Rusya’nınkinden az, ne de İsrail’in yarattığı tahribat İran’ınkinden.

Aynı zamanda da resmi olarak tanınan muhalefetin Suriye halkının problemlerine çözüm üretmek ya da en azından kitlelerin ve devrimin onurunu kurtarmak konusunda yıkıcı bir başarısızlığa uğradığı da çok açık.

İC-EM: Direniş Halep çevresinde yoğunlaşıyormuş gibi gözüküyor. Bu doğru mu? Halep’teki durum nedir?

YHS: Halep büyük önem taşıyor çünkü mücadele içerisindeki üç büyük aktörün de kesiştiği nokta burası: rejim, IŞİD, ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ve ılımlı İslamcı gruplar. Halep aynı zamanda ülkenin en büyük şehri. Eğer rejim Halep’in kontrolünü tamamen kaybederse, Suriye’nin bütünlüğünü temsil ediyormuş gibi davranma yetisini de kaybetmiş olacak. Tam tersi rejimin ya da IŞİD’in Halep’in kontrolünü tamamen ellerine geçirmeleri gibi bir olasılık da, Suriye’de yeni bir dönemin açılması umutlarına oldukça zarar verir.

Mücadelenin, güneyde Dera, doğuda Şam yakınındaki Guta ve Halep’ten çok da uzak olmayan Idlib ili gibi farklı cepheleri de var fakat, Halep devrimin kaderi ve ileriki dönemlerde gündeme gelebilecek olası politik düzenlemeler açısından hayati önem taşıyor.

İC-EM: Devrimle birlikte ortaya çıkan Suriye halkının yerel komiteleri gibi özörgütlenmeler hala varlıklarını sürdürüyorlar mi?

YHS: Özörgütlenmelerin altın çağı 2011-2013 arası dönemdi diyebiliriz; 2013 ve 2014’te büyük darbeler aldılar. Bu gruplar örgütlenme, protesto, dokümantasyon, habercilik, lojistik, tıbbi servis, vb. gibi konularda yaratıcı faaliyetler üretilen alanlardı. Ancak silahlanmayla beraber gelen dinamikler, özörgütlenmeler altında yürütülen faaliyetlerin kontrolünün silahlı grupların eline geçmesiyle ve sivil faaliyetlerin en alt düzeye indirgenmesiyle sonuçlandı. Söz konusu bu silahlı gruplar, rejimin baskısı karakterinden kendilerine pay çıkaran ve özünde devrimci olmayan yapılar.

Yerel Koordinasyon Komiteleri’nin ünlü ve saygın kurucusu Razan Zeitoona’nın başına gelenler bu konuda iyi bir örnek. Razan, Aralık 2013’te Guta’nın doğusunda İslam Ordusu tarafından kaçırıldı. Razan’la beraber kaçırılanlar arasında eşi Wael Hammada, avukat ve aktivist Nazem Hammadi ve benim eşim Samira el Khalil de vardı ve kaçırıldıklarından beri onlardan hiç haber almadık.

İC-EM: Suriyeli Kürt örgütlerin devrim içindeki rolünden biraz bahsedebilir misiniz?

YHS: Çelişkiler barındıran bir role sahip. Silahlı Kürt güçleri Suriye’deki rejimden çok Türkiye’deki rejime düşman. Türkiye’nin içerisindeki PKK ile bağlantılılar ki, Türkiye’nin bu duruma verdiği karşılık, basiretsiz ve öngörüden yoksun bir şekilde Kürtlere karşı İslamcı gruplara destek vermek oldu. Muhtemelen AKP hükümetinin, binlerce cihatçının Suriye’ye akınıyla sonuçlanan yıkıcı politik adımlar atmasının arkasında yatan neden de Suriyeli Kürtlerin PKK ile olan ilişkisi. Yani bir bakıma Suriye muhalefetinin ana müttefiklerinden biri olan Türkiye Kürtlerinin mücadelesi, Suriyeli Kürtlerin Suriye devrimi içindeki rolünü fazlasıyla olumsuz bir şekilde etkiledi diyebiliriz.

PYD ve rejim arasında bugüne kadar hiçbir çatışma yaşanmadı. Devrim sırasında PYD politikalarının içinde izolasyonist unsurlar (rejime ve muhalefe eşit mesafede tutum almayı savunan, ç.n.) vardı. Bana göre yapılması gereken en doğru şey rejime ve İŞİD’e karşı, hem Suriye’nin bu her iki güçten de kurtarılması, hem de içinde Arapların ve Kürtlerin hem bireyler hem de etnik gruplar olarak eşit olarak var olacağı yeni bir Suriye inşa etmek adına, içinde Kürtlerin, Arapların ve diğer grupların da yer aldığı geniş bir ittifak oluşturulması. Kürtlerin bu mücadeledeki katkısı ne kadar büyük olursa, geleceğin Suriye’sindeki kazanımları da o kadar büyük olacaktır diye düşünüyorum.

Sorun şu ki, Suriyeli Kürtler, onları Türkiyeli ve Iraklı Kürtlerle birleştirecek Pan-Kürtçü bir tutum mu, yoksa diğer Suriyelilerle ortak bir amaç uğruna bir araya gelecekleri Suriye yanlısı bir tutum mu sergileyecekleri konusunda henüz tam karar verebilmiş değiller.

İC-EM: Devrimin ilk üç yılı boyunca dünya solu Suriye devrimi ile bir dayanışma ağı oluşturmayı tam olarak başaramadı. Ama devrim devam ettiği sürece bu zorlu görev de solun gündeminde kalmaya devam ediyor. Sizce dünya solunun Suriye devrimini ilerletmek adına üstlenmesi gereken görevler nelerdir; Suriye devrimi etrafında ne gibi somut uluslararası kampanyalar örülebilir?

YHS: Uluslararası politik solun derin bir krizin içinde olduğunu düşünüyorum ve bu kriz onların güncel dünya durumu, önlerinde duran görevler, özalgıları ve örgütlenmeleri konuları üzerine yaptıkları analizlere de yansıyor. Ana akım sol düşünce oldukça
tutucu, eski kafalı ve hatta gerici. Solun içerisinde büyük bir çoğunluk, retçilik (rejectionism) ve ABD karşıtlığı ile yetinebiliyor ve Rusya’da Putin, Suriye’de Esad ya da Tahran’da Ayetullah rejimleri gibi canavarların tarafında yer alabiliyorlar.

Sol kesimler sürekli olarak emperyalizmden bahsediyor ama görebildiğim kadarıyla yerel diktatörlere, emperyalizme ve emperyalizmden çıkar sağlayanlara karşı yürütülen mücadeleleri anlamak ve de onlara destek vermek adına pratikte neredeyse hiçbir şey yapmıyorlar. Uluslararası solun bu kesiminin en büyük rezilliği ise, Suriye’deki güncel durum, ülkenin tarihi ya da geçmişte verdiğimiz özgürlük ve adalet mücadeleleri hakkında hiçbir şey bilmiyor olmaları. Bugüne kadar ülkeyi hep faşist Esad rejimiyle eş tuttular, üstelik bu rejim hakkında çok da bir şey bilmemelerine rağmen. Mesela, “Cumhuriyet”in başkanlık koltuğunun Beşar’a, ülkeyi ondan önce 30 seneden fazla bir süre boyunca yönetmiş olan gaddar babasından miras kaldığını biliyorlar mi? Eğer bu onlar için kabul edilebilir bir durumsa, o zaman neden Suriye’ye gelip bu katil rejim altında yaşamayı bir denemiyorlar?

Ağustos 2013’te görevlerinin, ABD’nin, 1466 vatandaşını bir gecede katletmiş bir rejimi cezalandırma niyetine karşı protesto eylemlerinde bulunmak olduğunu düşündüler. Ancak bu protestolar, Obama yönetimi katil Suriye rejiminin kimyasal silahlardan arındırılması yönünde “emperyalist” Rusya’yla anlaşmaya varır varmaz sönümlenip gitti. Aslında bu anlaşma bir bakıma, Esad’ın Suriyelileri kimyasal olmayan başka türlü silahlarla katletmesine verilen bir uluslararası yetki anlamına geliyordu. Yani sorunları savaşla değildi, çünkü zaten rejim ilk gününden itibaren devrime karşı savaş ilan etmişti. Kafalardaki asıl problem katil rejimin cezalandırılmasıyla ilişkiliydi. Esad rejiminin devrilmesinin ilerici bir görev olduğunu göremediler. Amerikalıların yapmaktan kaçındığı şey de zaten, tam olarak buydu. Bir Suriyeli olarak ben bu tutumu aynı Obama yönetiminin tutumu gibi çıkarcı ve insanlık dışı buluyorum.

Bu arada bu kesimlerin Obama yönetiminden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Obama kimyasal silahlara el koyduktan sonra rejime katliama devam edebilirsiniz şeklinde göz kırparken, bu kesimler de ABD’nin katil rejime karşı vermeyi düşündüğü o hayali savaşı protesto ettiler ama, rejimin katliamlara devam etmesinde herhangi bir yanlışlık görmediler!

Ama bütün bunların yanında şunu da söylemeliyim ki, neyse ki hâlâ Türkiye’de, İspanya’da ve diğer ülkelerde dünya solunun itibarına yakışır şekilde tutum alıp onu batmaktan kurtaran bireyler ve gruplar da var. Bir Suriyeli ve bu zorlu mücadelenin öznelerinden biri olarak buradan onlara en derin saygılarımı sunuyorum.

Yorumlar kapalıdır.