Ferguson’da çakan Siyah Kıvılcım: “Bu anlık bir olay değil, bir Hareket…”

44

Göstericilere karşı polis ve asker operasyonları, coplu sopalı meydan dayakları, caddelerde panzerler ve tanklar, ateşli silahlar, gaz bombaları, onlarca yaralı, kitlesel tutuklamalar, kentte olağanüstü hâl ilanı… Burası ne Dersim, ne Amed, ne Susurluk. Burası, “demokrasinin kalesi” olarak sunulan ABD’de bir kent; St. Louis vilayetinin küçük Ferguson kenti. En gelişkin araç ve silahlarla donanmış güvenlik güçleri, Siyahi genç Micheal Brown’un katili Beyaz polis Darren Wilson’un mahkemece aklanmasını protesto eden kadınlı çocuklu kitlelere saldırıyor günlerce. Böylece burjuva demokrasisinin sınırları bir kez daha açıklık kazanıyor: Sistemin ana sütunlarına (polis, yargı, idare) dokunulduğunda hak/hukuk bitiyor, demokrasi rafa kaldırılıyor.

Ferguson’da Siyahilerin ırkçılık karşıtı gösterileri olarak başlayıp hızla 150’den çok kente yayılan kitlesel protestoların çerçevesini kuşkusuz, ABD’de devlet yapısında halen hüküm sürmekte olan “Beyazların üstünlüğü” oluşturuyor. Ama sorunun temelinde esas olarak ülkenin sınıfsal yapısı yatıyor: Ülke nüfusunun yüzde 25’ini Siyahlar ve Latin kökenliler oluşturuyor ve bu iki kesim birlikte işçi sınıfının yüzde 40’ını ve de onun en yoksul katmanlarını temsil ediyor. En düşük ücretli işlerde çalışıyorlar, en kötü mahallelerde ve konutlarda oturuyorlar. Çocukları en kötü okullarda okumak, en bakımsız sokaklarda oynamak, en tehlikeli yaşama itilmek zorunda bırakılıyor. Polisin gözünde her Siyahi genç bir “potansiyel suçlu” olmaktan kurtulamıyor. 2013’te hazırlanan The Sentencing Project raporuna göre “bugün doğan her üç Siyah erkek Amerikalı’dan biri yaşamı buyunca en az bir kez hapise girmeyi beklemek” durumunda.

Yüz yılı aşkın bir süredir ABD’li Siyahilerin (ve onları destekleyen Beyaz nüfus kesimlerinin) ırkçılığa karşı verdikleri mücadeleler sonucunda kuşkusuz pek çok başarı ve ilerleme elde edildi. Hatta Obama’nın ABD başkanlığına seçilmesi (bizzat kendisi tarafından) bu başarıların en önemlilerinden biri olarak gösterilmekte. Ne var ki, ABD burjuvazisi toplum içinde, özellikle de idari düzeyde, ırkçılığı kendi yönetiminin bir aracı olarak kullanmayı sürdürüyor. Siyah ve Latin karşıtı politika ve söylemlerle emekçi yığınları bölmeye, sisteme karşı başkaldırmaya en yakın en yoksul katmanları böylece baskı altında tutmaya gayret ediyor. Nitekim, silahsız ve ellerini kaldırmış durumdaki Micheal Brown’un, polis Wilson tarafından katledilmesine ilişkin tüm cinayet kanıtları ortadayken yargı mekanizmasının polisi “görevini yaptı” gerekçesiyle aklaması, sistemin bu tavrını açıkça ortaya koyuyor. Başkan Obama’nın “İnfiali anlıyorum, ama sisteme güven duymak gerekir” açıklaması ise ırkçılığa ve sınıfsal baskılara başkaldıranları ikna etmeye yetmiyor.

Obama’nın bu söylemine karşılık, Ferguson’lu göstericilerin bir bölümü, yargı kararının ardından bir açık mektup kaleme almışlar; şöyle diyorlar: “108 gündür bize ‘sistemin işlemesine izin vermemiz’, beklememiz ve sonucun ne olduğuna bakmamız vaaz edildi. İşte karar ortada. Ve hâlâ adalet yerini bulmuş değil. İnsanlarımızın onuru, için, yaşamlarımızın önemi için, çocuklarımızın güvence altında olması için verdiğimiz bu mücadele Brown’un katledilmesiyle başlamadı ve bu duyuruyla da son bulmayacak. Desteklememiz söylendiği ‘sistem’ bizi toplumun kenarlarında tuttu. Bu sistem bizi en kötü evlerde oturmaya itti, çocuklarımızı en kötü okullarda eğitti, erkeklerimizi en kötü koşullarda yaşamaya ve kadınlarımızı anne olabilmek için yardım beklemekten utanç duymaya mahkum etti. Kendisine inanmamız vaaz edilen bu sistem bizi sürekli olarak ve pervasızca hayal kırıklığına uğrattı, bizi sürekli dışına itti. Güven duymamız istenen, yurttaşlara hizmet ettiği ve onları koruduğu iddia edilen bu sistem bir kez daha silahsız iki kardeşimizi katletti [Brooklyn’de Akai Gurley ve Cleveland’da on iki yaşındaki Tamir Rice] (…) Mücadeleye devam edeceğiz, zira mücadele olmaksızın ilerleme olmuyor. ‘Hayata müdahale etmeyi’ sürdüreceğiz, zira ‘müdahale’ etmezsek hayatımız korku altında (…) Ve bu sistem yıkılana kadar, bizi diğerlerinden daha aşağı kabul eden statüko kabul edilemez ya da işe yaramaz hale gelene kadar mücadeleyi sürdüreceğiz. (…) Hedefe doğru yürüyoruz. Görevimiz sürüyor. Bu anlık bir olay değil, bir Hareket. Hareket yaşıyor.”

Şimdi meşalesini Fergusonlu Siyahi emekçilerin ve gençlerin taşıdığı ABD’deki ırkçılığa, polis terörüne ve sistemin baskılarına karşı mücadele, tıpkı açık mektupta söylendiği gibi ne dün başladı ne de hemen yarın sona erecek. Mücadele sürüyor. Ve dünyanın en güçlü emperyalist sisteminin çöküp yerini, Siyahi, Beyaz, Latin, tüm emekçilerin elleriyle kuracakları bir işçi demokrasisine bırakması hiç de hayal değil.

Yorumlar kapalıdır.