Tüm Emek-Sen üyesi işçilerle söyleşi

İşçi Cephesi olarak Tüm Emek-Sen üyesi işçilerle sendikanın kuruluş sürecini, sektördeki örgütlenme deneyimlerini konuştuk.Kemal (İşçi Cephesi): Merhaba, ilk olarak Tüm Emek-Sen’i okuyucularımıza tanıtmanızı rica ediyorum.

Zafer: Tüm Emek-Sen’i tanıtmak için önce Spor-Sen’den başlamak gerekiyor. Aslında daha da öncesinden başlamak gerekirse, Oleyis’den bahsetmek gerekiyor. Oleyis’in 70’lerde, 90’larda kısmen sektör içerinde yarattığı, işçi sınıfına kazandırdığı haklar üzerinden gelen bir birikim vardı zaten. Geçmişe yönelik, sektördeki mücadeleye ilişkin bir bakış açımız vardı. Ama ‘96’da Oleyis’le en son yapılmış bir Grand Hyatt Otel eylemliliği var. İşçinin iradesini koyduğu ve aslında yenilgiyle sonuçlanan ama bütün sektörde yeni bir hareketlenmeyi getirebilecek bir eylemliliği olan, son anına kadar Oleyis’in işçi iradesini tanıyan son etkinliği o olmuştu. Daha sonrasında gelişen süreçte, çeşitli gerekçelerle Oleyis’in Hak-iş’e geçmesiyle sonuçlanan olaylı bir kongresi oldu. Burada biz bir grup işçi olarak sektördeki sorunları çözmek üzerine bir proje hazırlayıp, DİSK’in içindeki sendikaya gidip görüşelim diye bir karar aldık. Buradaki amaç aslında sendikanın DİSK’in içinde var olmasından öte, ortak çıkarlarımız üzerinden bir hat örebilmekti. Biz bu sektörde çalışan insanlarız, bu sorunları biz yaşıyoruz ve sektörde doğru düzgün bir örgütlülük olmamasının getirdiği, geçmişte kazanılan hakların kaybedilmesine neden olan gelişmelerin bedelini de biz ödüyoruz.

Dolayısıyla, ilerisi için de haklarımızı tekrar kazanabilmek hatta daha da ileriye taşıyabilmek için işçiye dayanan kalıcı bir örgütlenme yaratmak hedefiyle bir proje hazırladık. Bu proje geçmişteki sendikaların yaptıkları hatalardan kaçınmayı hedefliyordu. Yani sadece 5 yıldızlı otellerde örgütlenip, aslında iş kanunundaki hakları veren otellerde örgütlenip diğerlerine dokunmamak yerine, bütün sektörleri örgütleyebilecek, barlardaki, kafelerdeki, simit saraylarında çalışan arkadaşlarımızı da kapsayabilecek bir örgütlenme modeli geliştirmekti amacımız. Bunun için de oteller bazında ele alırsak, 3 yıldızlı 4 yıldızlı otellerde çalışan insanlar daha yakıcı sorunları yaşıyorlardı. Böyle bir proje hazırladık.

DİSK’e gideceğimiz zaman bu işkollarının birleştiğini öğrendik. Bu alanda ve başka alanlarda aynı başlık altında örgütlenme olduğunu öğrenince Spor-Sen, Devrimci-Spor Emek-Sen, DİSK’in içindeki Devrimci Turizm İşçileri Sendikası (Dev Turizm-İş) yöneticileriyle görüşmeler yaptık. Daha sonra bu 3 sendikayı birleştirmek üzere biz Turizm İşçileri olarak, 4 grup halinde masaya oturduk. Toplamda 4 toplantı yapıldı. Bu toplantıların sonucunda alınan karar sendikaların olağan kongre zamanlarına kadar bir protokol imzalaması, olağan kongre zamanı gelen sendikanın birliğin içerisine kendi işçisiyle katılmasıydı. Bunun protokol metni hazırlandı. Bu toplantı yapıldığı gün aslında DİSK içerisindeki Dev Turizm-İş tarafından görüşmeler bozuldu. Görüşmeler iptal edildi.

Diğer iki sendika içerisinde Devrimci Spor Emek-Sen turizm alanında örgütlenme yapmayı düşünmediğini ama böyle bir birliktelik olursa, birlikteliğin de yaratacağı prestijden kaynaklı olarak bunun içerisinde yer alacağını ama kendi içerisinde, kendi ayrı çalışmalarını bir komisyon ya da bir alan olarak sürdüreceklerini söylemişlerdi zaten. Elimizde Spor-Sen kaldı. Biz de o dönem 4 tane madde verdik kendilerine. Tüzükte olmasını istediğimiz bu 4 maddenin içinde şu başlıklar yer alıyordu: İlk olarak, sendika başkanlarının çokça gündeme gelen maaşları. Bunlar yasada sektördeki en yüksek maaşın 10 katına kadar olabilir diye geçiyor, bu da çok büyük rakamlar yapıyor. Bunu alan vardır, almayan vardır tartışmasına hiç girmiyoruz ama bunu sınırlamak gerekiyordu. Asgari ücretin 3,5 katını geçemez diye bir fikirle çıktık. Yine aynı şekilde sendikada çalışan işçilerin ücreti, asgari ücretin 1,5 katından az olamaz diye bir madde konuldu. Aynı zamanda, yasada olmayan bir şeyin tüzükte olmasını istedik: işyerindeki sendika temsilcilerinin seçilmesinin sandık yoluyla olmasını. Yasa bu konuda, sendika yönetimi temsilcileri atar, diyor. Biz buna da karşı çıktık. Burada 3 sendika yöneticisi bize bunun mümkün olmayacağını söyledi. Biz de şunu dedik, “Biz koyalım, bakanlık itiraz etsin, ondan sonra farklı bir yol bulalım ama biz istiyoruz bunu tüzükte” diye. Dördüncü maddemiz de şuydu: toplu iş sözleşmesi (TİS) yapmadan işçiden aidat alınmaması. Bir işyerinde örgütlenme ya da üyelik başladığı gibi aidat almak gibi gelenek olmaması için, TİS yapılmamış işçiden aidat istenmeyecek, aidat alınmayacak. Bunu tüzüğe koydurduk ama yasada da bu böyle. Yasada böyle olmasına rağmen birçok sendikanın aldığını biliyoruz. Dayanışma aidatı adı altında ya da işte farklı isimler altında düzenli olarak her üye olan işçiden aidat toplama geleneği oluşturulmuş. Bunlara karşı çıkan 4 maddelik bir şey verdik sendikaya, ondan sonra projemizi uygulamakla ilgili düşüncemizi belirttik. Sendika yönetimine karışmayacağımızı yani yönetime 1 dönem işçi vermeyeceğimizi… Bu 3 sendika birleşseydi de aslında bunu yapacaktık. 1 dönem var olan yönetimle yürüyeceğiz ama bu yönetimin karar alma mekanizması olmaması için yönetimin de içerisinden bazı kişilerle işçiler arasında komiteler oluşturulması, bu komiteler bir araya geldiği zaman yönetim kurulu kararı çıkartabilmesi, yönetim kurulunun da bunun altına imza atması ilkemiz oldu. Yani her zaman işçinin olmadığı bir şeyden karar çıkmaz dedik. İşçi mutlaka olmalı.

Bu koşulların sağlanmasından sonra 12 Ekim 2014’te kongremizi gerçekleştirdik ve Tüm Emek-Sen adını aldık. O dakikaya kadar biz Turizm İşçileri olarak faaliyet yürütüyorduk. O andan itibaren Tüm Emek-Senliler olarak turizm alanındaki örgütlenmeye başladık. Bu dönem içerisinde 2 komite olarak sendika merkezini belirledik; birisi örgütlenme, ikincisi eğitim. Merkez aynı zamanda bülten çıkartma, bildiri basma, bildiri yayınlama, bildiri dağıtma ve sosyal medya faaliyetlerini yürütmekle sorumluydu. Örgütlenme kendi alt örgütlerini kurmakla birlikte işyerlerindeki örgütlenmeyi de sağlamak ilkesiyle yola çıkmıştı. Çok uzun sürmeyen bir zaman içerisinde zaten işçilerle örgütlenmelerimiz oldu, işyerlerinde komitelerimiz oluşmaya başladı. Ortada başka bir örnek yoktu. Yeni bir sendikayız, bu işi başarıp başaramayacağımız, yapacağımız işlerle olacağı için Dora Otel sürecine kadar Tüm Emek-Sen’li işçiler olarak, Tüm Emek-Sen olarak hiçbir kuruma, kuruluşa, basın yayın organına beyan vermeme ilkesi edindik. Bir örnek yaratırız ondan sonra röportajlarımız ya da söyleşilerimiz olur, panellerde yer alırız diye karar aldık. Burada birkaç şeye dikkat ettik yani örgütlenmede, örgütlenme komitesi deyip kendimizi yalıtmadık. Demokratik kitle örgütleriyle, diğer sendikalarla görüşme sağlayacak bir komite oluşturduk. Yine hâlihazırda hangi sektörden olursa olsun var olan direnişler, yeni direnişler, eski direnişlerden bilgi almak, deneyimleri gözlemlemek için bir komite oluşturduk. O arkadaşlar bunları sürekli takip ettiler, oradaki deneyimleri aktardılar. Diğer taraftan, sendikalardaki arkadaşların hukuk alanındaki süreçleri takip edebilmeleri için bir komitemiz oluştu. Bu arkadaşlar komitede aynı zamanda eğitim komisyonuyla birlikte çalışarak sendikada iş hukuku eğitimi, iş güvenliği eğitimi gibi eğitimlerin verilmesini sağladılar. İhtiyaçlarımızı bu komiteler üzerinden belirledik.

İşyerlerindeki örgütlenmede Dora Otel en hızlı giden örgütlenmeydi. Hemen hemen de son aşamasına yaklaştığı zaman yani bir haftalık bir süreç kala, oteldeki çalışma bir ay öncesinde açığa çıkmıştı. Açıktı, yani bir sendika var ama sendikanın ismi belli değil. Ama bir örgütlenme var, işveren bunu öğrenmişti, duymuştu. Bunun haberini almıştık, zamanı geriye çekmiştik. Bir hafta kala içimizdeki arkadaşlarımızdan birisi bütün detayı vererek sendikanın asıl adını ortaya çıkartmıştı. Daha sonrasında bir Dora Otel eylemi yaşandı. Peşinden Alkım Cafe Kafka işçilerinin deneyimi geldi. Grand Otel derken, Devrimci Turizm İşçileri tarafından sevindirici bir haber duyduk. Bursa’da bir otelde örgütlenme, orada da 3 işçi arkadaşın atılmasıyla sonuçlandı. İçlerinde kısmen de olsa başarıya ulaşan Alkım Cafe Kafka oldu. Eylemin ilk gününde 8 saatlik bir eylem sonucunda bir başarı yakalandı. Dışarıdan dayanışmaya gelen dostların işyerini etkilemesiyle olan başarı, bir gün sonra işveren temsilcilerinin fiziki saldırıları sonucu oluşan daha gergin bir havayla birlikte arkadaşlarımızın işten atılmasıyla bir dönemece girdi. Derken Ankara’da herhangi bir sendikaya üye olmadan kendi aralarında örgütlenme yapan Nefes Bar işçileri bir çıkış yakaladılar. Arada unuttuğumuz bir şey var, Antalya’da bir işyerinde örgütlenme yaşandı. Bu örgütlenme faaliyeti içerisinde bir sorun yaşandı ve bir arkadaşımız orada işveren tarafından telefonunun çekmeyeceği bir odaya kapatılarak saatlerce işkence gördü. Daha sonra işyerindeki bir arkadaşının abisi ve arkadaşlarına bildirmesi üzerine jandarma oraya baskın yaptı ve bu arkadaş hastaneye kaldırıldı. O arkadaş hâlâ sendikada mücadele etmekte. Dora Otel eylemlerinde de desteğe geldi, foruma geldi buraya, Antalya’da Devrimci Turizm İşçileri kongresinde de karşılaştık.

Dolayısıyla, Dora Otel eyleminin ortaya çıkmasıyla sektörde birden hareketlenme oldu. Hiç eylemin olmadığı, 20 yıldır yaprağın kımıldamadığı sektör birden sendika eliyle hareketlenmeye başladı. Ama sektördeki asıl örgütlülük, Çınar Otel örgütlenmesinden sonra geldi. Çınar Otel örgütlenmesi olduktan sonra Toleyis’in, Oleyis’in, Dev Turizm-İş’in sürekli yetki başvuruları gündeme gelmeye başladı. Yaklaşık 10.000’e yakın işçi bu dönemde sendikalı oldu. 10.000 kişi içinde en az işçi sayısı bizimdir. En az örgütlenme yapan sendika bizizdir. Ama bizim diğerlerinden farkımız fiili olarak örgütlenme yapmamız oldu. 10.000 sayısını ortalama olarak veriyorum üstü de olabilir, bu sayıya çok yakın da olabilir. Ama bunların net rakamları elimizde var. Onları takip ediyoruz.

Bunların tetikleyicisi olarak biz Tüm Emek-Sen sürecinin oluşmasını görüyoruz. Dora Otel, Grand Hyatt, Nefes Bar, Alkım Cafe Kafka eylemlerindeki kamuoyuna yansıyan enerji, işverenlerin mevcut durumun bu şekilde olması yerine, sendikalı olmasını tercih edecekleri bir yola götürdü. Bu durum da kendileriyle işbirliği yapabilecek sendikaları yani işçiyle değil işverenle işbirliği yapabilecek sendikaları öne çıkarttı. 1978’den beri özellikle örgütlenmeyle ilgili hiçbir adım atılamadı. Hara’lar bugün Toleyis’te örgütlendiler. Bu çok ciddi bir gelişme ve bu gelişme devlet eli olmadan yapılabilecek bir iş değil. Oleyis o zaman yaptığında bu işin içinde silahların konuştuğu bir örgütlenmeydi. Oleyis böylece söküldü oradan, örgütlenme yapıldığı zaman. Yanından kimseyi geçirmedikleri ve herhangi bir işçiyi başka bir sendikadan biriyle yan yana gördükleri zaman işçinin atıldığı bir işletme, bir ağ aslında bütün Hara’ları kapsıyor. 4.000’in üzerinde işçi birden yetki aldı. Hâkim, savcı evleri, öğretmen evleri, belediyelerin sosyal tesisleri bunların büyük çoğunluğu birden örgütlendiler. Ama 20 yıldır buralarda doğru düzgün bir örgütlenme yoktu. Ya da örgütlenme olduğu zaman uzun süreli eylemlikler olursa ya da bir şeyler olursa bunu sönümlendirmeyi başarıyorlardı. Artık sendika mı sattı dersin, işveren mi baskın çıktı dersin, ne dersen de olmuyordu yani. Hiç başarıya ulaşamayan eylemler ardından iki sene içerisinde birden 10.000 insan sendikalı oldu. Bir yerlerde sözleşmeler oluyor, bir yerlerde bir şeyler yapılıyor.

Buradaki çizgiyi yakalayan şey bizce şu oldu; Toleyis’teki örgütlenmemiz işverende şu algıyı oluşturabildi, biz her yerden çıkacağız. Toleyis’in güçlü olduğu bir sendika, en güçlü olan sendikanın içerisinden çıkabildik, her işyerinin, her örgütlenmenin içerisinden çıkabiliriz çünkü taşerondan kadrolusuna kadar büyük otelinden küçük oteline, kafesinden barına, çay ocağına kadar her yerdeki işçinin örgütlenmesini hedef olarak koymuş durumdayız. Biz hiçbir zaman sektördeki en büyük sendika olacağımızı ya da on binlerin sendikası olacağımız iddiasında değiliz. Biz şunun iddiasındayız; bizim yapacağımız sözleşme sektördeki bütün sendikaların yapacağı sözleşmelere örnek olacaktır. Ve onun gerisinde kalmamak zorundadır. Aslında bütün sektörün sözleşmesini biz yapacağız, büyüklüğümüzle alakası yoktur. Bu işin yaptığımız sözleşmenin gücüyle alakası vardır. Ve o sözleşmenin gerisinde kalan bütün sendikaların işçileri bize akmak zorunda kalacağı için burada bizden iyi sözleşme yapmak zorundalar, en kötü ihtimalle bizim yaptığımız sözleşmenin aynısını yapmak zorundalar. Sektördeki işçilerin lokomotifi olacağız. Buna inanıyoruz ve bunu gösterdik de.

Son dönemde böyle şeyler yaptık, daha geniş alanlarda örgütlenmemize yönelten ve bunun olabildiğini gösteren bir şey de içine giremediğimiz, aslında üyelik başvurumuzun olduğu konfederasyonlarda, DİSK’in içinde bulunduğu sendikalardaki dostlarımız tarafından, yani bunlar da yıllardır sendikacılık yapan insanlar, onların söylemiş olduğu sözler. Geçmiş dönemlere göre bu sene krizin de olmasına özellikle son dönemde yaşanılan olaylara rağmen, geçmiş dönemlere nazaran İstanbul’daki işçi kıyımları daha düşük oranda seyrediyor, daha insani şartlarda işverenler bu işleri yaptırmaya çalışıyor, insani demeyelim de daha çok kılıfına uydurmaya çalışıyorlar.

Bütün dostlarımızın bize söylediği şu oldu, sektördeki işçi kıyımının önüne geçen asıl etken söylemek istediğim Dora Otel ve Grand Hyatt’taki, Taksim ve Talimhane bölgesindeki yaptığı eylemliklerin görünülür kılınması, sektördeki işvereni ihtiyatlı adım atmaya yöneltti. Adım atmak derken düşünmeye yöneltti, diyelim. Bunlar bizi şımartmak yerine sektörde daha güçlü adımlar atmamız gerektiğini gösterdi bize. Çünkü biz bu sektördeki sorunları çözmek için yola çıktık ve işçi kıyımlarını durdurabilmek konusunda bir şeyleri başarabiliyorsak, daha güçlü şeyleri de başarabileceğiz demektir. Burada şu ana kadar yaptığımız 4 tane örnek elimizde. Bunlar Tüm Emek-Sen ile ilgili olanlar, diğerlerini saymıyorum. 4 örnekle birlikte şu anda 70’e yakın işyerinde sendikayla örgütlü durumdayız, bunların hepsinde ya da önemli bir kısmında başarılı olduğumuz anda 323.000 işletmede kullanılabilecek sözleşmeyi belirleyebiliriz.

Kemal: Örgütlenme sorunları ile ilgili neler söylersiniz?

Esin: Şöyle söyleyeyim; restoranda ya da katta baskının ve ezilmişliğin en çok olduğu yerde çok daha kolay. Ben mesela resepsiyondaydım, paranın çok döndüğü yerlerde oldukça zor. En yakınım dediğiniz işte düşünce yapısının, siyasi açıdan da yakın bulduğunuz insanların bile işte haktan, hukuktan, örgütlenmeden, mücadeleden bahseden insanların bile işin içine para girdiği zaman ne kadar bunun dışında kaldığını görebiliyorsunuz ki, ön büroda bence biraz daha zor diğer yerlere göre.

Kemal: Para derken, alınan bahşişlerden mi?

Esin: Tabii ki tur satıyorsunuz, para geliyor. Bahşiş alıyorsunuz, para geliyor. Ön büroda bir şey vardır, standart oda rezervasyonu gelir ama siz bunu süite taşırsanız o aradaki farktan bir komisyon gelir, onun etkisi vardır. O yüzden hani biraz daha zordur ama asla imkânsız değildir tabii.

Zafer: Sektörün çalışma şartlarındaki var olan örgütsüzlük meseleyi sorunlu hale getiriyor. Yani biz örneğin metal gibi değiliz, tekstil gibi değiliz, inşaat gibi değiliz. Bizdeki bütün ilişki insanlarla, bu yüzden de turizm işçisini düzgün bir şekilde görünür kılmak gerekiyor. Çünkü bir fabrikanın içerisine tıkılıp dış görünüşünün, nasıl giyindiğinin ya da nasıl konuştuğunun önemli olmadığı bir sektör değiliz. Örgütsüzlük öyle bir yere gelmiş ki, fabrikada çalışan bir işçiden daha ağır davranabiliyorlar insanlara. Turizmde çalışanların, o büyük şatafatlı yerlerde çalışan insanların çok iyi koşullarda çalıştıklarını düşünüyorlar insanlar. İnşaat işçisi, tekstil işçisi, metal işçisi bizden daha yüksek maaşlar alıyor. Bizim maaşlarımız düşük aslında.

İstanbul gibi bir yerde işçilerin çok az bir kısmı düzgün maaşlarla çalışıyorlar. Geri kalanı asgari ücretin biraz üstünde ya da asgari ücretle çalışan işçiler oluyor. Burada örgütsüzlüğün çok yaygın olmasından kaynaklı olarak işletmede en düşük pozisyondaki amire bile çok ileri derecede yetkiler verileceği bir noktaya geliniyor. Amirlerin işçileri taciz etmesi de aslında bunun verdiği rahatlıktan kaynaklı. Karşı tarafın örgütsüz olmasından kaynaklı! Sen herhangi bir işi yaparken bu benim işim değil dediğinde “kapı orada” demesiyle en düşük pozisyondaki amirin iki dudağının arasından çıkacak sözcükle sen çok kolay işsiz kalabilirsin. Ve burada sektörün işçisi örgütsüzlükten kaynaklı olarak kesinlikle kendi haklarını bilmiyor, filmlerdeki gibi sen beni atamazsın ben istifa ederim diyip çekip gidebiliyor. Bu durum işverenin işine geliyor, bunu çok güzel kullanabiliyor. Bunu yapamadığında da psikolojik baskı yaparak, mobbing yaparak, burada zaten istediğini yapıyor. Bizim bir kazanımımız da bu alanda olmuştu. Hem mobbing davalarının açılmasında çok büyük bir artış sağladık sektörde hem de ısrarla söylediğimiz şey “İşveren seni işten çıkartacak. Ve çıkarttığı zaman seni çıkarttığına dair belge alacaksın, imzalama.” Örgütlenmeyle ilgili zorluklara gelince bu bütün sektörlerde aynı…

Kemal: 2015’te turizm sektörü nasıldı? 2016’dan beklentileriniz nelerdir? Bir de biliyorsunuz Rusya ile bir gerilim var, bu turizmi etkiledi mi? Bundan sonra ne olacak?

Zafer: Turizmin nasıl geçtiğini hesaplarken yılı ikiye bölmek gerekiyor. Özellikle Akdeniz’i katarsak bu işin içine Akdeniz’in 8,5-9 aylık bir sezonu vardır. Yılı ikiye bölersek ilk 5-6 ayını kayıp sayarsın ama geri kalan 6-7 ayında bu açığı kapatırsın. Bütçeyi yaparken de ona göre yaparsın. İstanbul için daha farklıdır. Yazın da kışın da devam eder hatta yazın daha çok düşer, kışın yükselen bir seyir vardır. İstanbul’un turizmi iş amaçlı turizmdir. Business dediğimiz… Akdeniz ise turizm amaçlı gelirler, 15 gün gelirler, turlarla, grupla gelirler. Her iki tarafta da rezervasyonlar çok önceden belirlenmiştir. Sezon içerisinde rezervasyon yaptırmaya kalkarsanız çok fahiş fiyatlar çıkar. Yani neredeyse ev alacağın fiyata otelde kalmış olursun. Tabii burada 15 günlük, 30 günlük konaklamalardan bahsediyoruz.

2015 için turizm zaten krizle başladı. Mart’tan sonra maalesef genel başkanın ağzından işçi çıkartmak zorundayız diye bir demeç çıkmıştı. Sektördeki herkes Akdeniz üzerinden konuşulacak diye beklerken Akdeniz, İran pazarı üzerinden sezonu kapattı, en azından yaz sonuna kadar. Ama asıl sorun İstanbul’du. İstanbul’da yaz-kış süren bir turizm vardı. İş amaçlı turizm sadece turistik değil bazı yatırımları da beraberinde getiren bir ziyarettir. İstanbul bunu kaybetti. 6 ay öncesinden yeni rezervasyonları yoktu. Daha sonra Rusya’daki uçak krizinden önce, Ankara’daki ve yazın başında Suruç’taki katliamlar Akdeniz’i çok etkiledi. Dünyayı bu olaylar çok etkiledi. Dünya Türkiye’yi güvenli bulmamaya başladı. Konsolosluklar, Türkiye güvenli değil demeye başladı. Suriye sınırında düşürülen Rus uçağının ardından işler bıçak gibi kesildi. Çok hızlı, hemen ertesi gün başladı kriz. Rus uçakları yolcuları geri götürdüler. Avrupalı turistler içinse ya da diğer yerlerden gelen turistler de sözleşmesi bitene kadar geldi, sözleşmeler bittikten sonra iptal edildi. Yani Akdeniz bu olaylardan çok yara aldı ve sektörde önümüzdeki döneme ilişkin yol haritası yok. Otelciler de önümüzdeki yılın seyrini belirlerken 29 Ocak’a kadar o yılın nasıl süreceğini tam olarak öngöremezler. Ama şu anki duruma bakılırsa, Rusya’daki kriz ve diğer katliamları üst üste koyarsak İstanbul’daki otellerin ilk 6 ayı kayıp görünüyor. 2015’i kötü kapattık. Gezi’nin olduğu zaman bile %30 kayıp vardı. Yılsonunda Libya’daki durumdan dolayı durumu kurtarmıştık hatta ortalamanın üstünde bile kazandık. 2016’da da ciddi işten çıkarmalar bekliyoruz. Şimdiye kadar atılmaları performans olarak gösteriyorlardı. Bu davalar Yargıtay’dan dönünce dil değiştirdiler ya uyumsuzluk diye gerekçe gösterdiler. Ama son dönemde Ankara’daki katliamdan dolayı “küçülmeye gidiyoruz” gibi bir gerekçeyle işçileri işten çıkartma yoluna gittiler. Şu an İstanbul’da çok yoğun olmasa da işten çıkarmalar devam ediyor.

Esin: Ankara Katliamı’ndan sonra 10 Aralık’a kadar cidden doluyduk. Ankara’da patlama olduktan sonra bizim iki aylık bütün rezervasyonlarımız iptal edildi. Resmen boş kaldık.

Kemal: Ankara Katliamı’ndan sonra Kürt illerinde çatışmalar devam ediyor, bu da etki ediyor mu sektöre?

Esin: Çok fazla. Zaten İstanbul genelde Arapların yoğunlukla tercih ettiği bir yer. Araplar çok korkuyor. Orada terör var her an ölebiliriz diye gelmiyorlar.

Zafer: Şu an Avrupa’dan çok turist kaybettiğimiz için Arap pazarına çok yönelme oldu. 90’larda da bu durum vardı. 90’larda da milli sınırlar içerisinde savaş vardı. Yer yer batıda yükseldiği de oldu. O dönem turizm bu kadar düşmemişti. Şu an çok çok daha fazla… Ama bu seneki savaş çok yoğun bir şekilde göz önünde. Almanya’da bir parti yöneticisi parlamentoya öneri veriyor, Türkiye’ye silah satışı yasaklansın diye. Türkiye ile ilişkiler olumsuzlaşsın diye. Rusya’nın durumu zaten belli! Öbür tarafta Azerbaycan ile Ermenistan’ın savaşa girme gibi bir durumu var. Türkiye güvenli bir ülke olmaktan çıktı. Asıl sorun bu. Türkiye’nin bir kısmı değil sorun yaşayan yer. IŞİD, Ankara’nın ortasında bomba patlatabiliyorsa bunu her yerde yapabilirler diye düşünüyorlar. Türkiye’yi güvenli bir ülke olmaktan, Türkiye’ye turist gönderen ülkeler çıkarttı. Çünkü büyükelçiliklere gittiğin zaman, pasaport, vize için gittiğin zaman sana gitmemen gereken ülkelerin listesini çıkartıyorlar. Buraya gitmenin sakıncaları ne olabilir diye. Hangi insan olursa olsun cebinde parasıyla tatile giden insan her yerinden bomba patlayabilecek bir yere gitmek istemez. Şimdi eskisi gibi değil, saklama imkânları yok. Sosyal medya yoluyla her şey dünyaya servis edilebiliyor.

Kemal: 2015 içindeki sendika çalışmalarınızdan bahsedelim. Dora Otel, Grand Hyatt ve Çınar Otel gibi örgütlenme çalışmalarınızdan. Bir de Dora ve Grand Hyatt’ta işten çıkartılan işçilerin mahkemeleri devam ediyor. Hatta bu röportajı yaptığımız Esin arkadaşın da yarın mahkemesi var. Bunlardan da bahsedelim isterseniz.

Zafer: 2015’teki çalışmalarımız sadece otellerde değildi. Dora, 2014’ün örgütlenmesiydi, 2015’te eylemlikleri devam etti. Grand Hyatt da 2014 örgütlenmesiydi. Ve Grand Hyatt’ta taşeron işçilerinin eylemliğiydi bu. Grand Hyatt’ın kadro örgütlenmesi var bir de bu işçilerin zam görüşmelerini bizim arkadaşlarımız otel içlerinde kurdukları komitelerde, 20’ye yakın insanın oteldeki arkadaşlarını temsilen işverenlerin karşısına çıkmasıyla, var olan koşulların pazarlığını yaparak istenilen rakamları almasını sağlamasıyla başlamıştır. İkisi de 2014 örgütlenmesidir aslında. Yine 2014’te Alkım Cafe Kafka örgütlenmesi vardır. Oradaki 4 arkadaşımızın yaptığı bir eylemlikle duyulması olmuştur. Çınar Otel sadece 2015 örgütlenmesidir, 2015’de başlamıştır. 6 ay gibi bir sürede örgütlendi. Bir de Bentley diye bir otelleri var, Taksim bölgesinde. Biz her iki otelde yetki aldık. Toplam çalışan işçisi 144. Oradaki arkadaşlarda diğer 2 otele göre farklı bir şey vardı. Diğer otellerde genelde genç arkadaşlar vardı. Çınar Otel’deki insanlar 19-20 yıl çalışmış arkadaşlardır. Atılan 2 arkadaşımız birisi 6 yıl, birisi 19 yıl çalışan işçilerdi. 19 yıldır çalışan arkadaşımız 86.000 TL tazminat aldı. İnsanlar 19 yıllık örgütlenmelerini riske atarak örgütlenmeyi yaptılar. Burada tabiri caizse bıçak kemiğe dayandı. Burada çok hızlı ve çok güçlü bir örgütlenme yaşadılar. Uzun zamandır bir arada çalıştıkları için.

Normalde işten atılmalar başladığı zaman örgütlenme zayıflamaya başlar ama burada böyle bir şey olmadı. İşten çıkan arkadaşlarımız oldu, emekli olan arkadaşlarımız oldu, onları saymıyoruz ama. Bir tane istifa olmadı, bu şekilde kaldık. İşveren de bunu pek anlayabilmiş değil. Rakip sendika Toleyis de buna çok bir anlam veremedi. Bunlar açığa çıkmış örgütlenmelerimizdir. Örgütlenmeyi yaparken de örgütlenmenin sağlam yürümesi için örgütlenmeye başladığımız gün üyelikleri başlatmıyoruz. Örgütlenme gerçekten sonuca ulaşacaksa başlıyoruz. Çınar Otel’de yetki başvurusundan 1 hafta öncesinden örgütlenmemizi tamamladık. Bakanlığa başvurmamızın 3 gün öncesinden de arkadaşlarımızı üye yaptık. Hepsini birden üye yaptık. Hepsini bir günde üye yaptık. Tarzımız kafa sayısı yükselsin değil, şu kadar kişilik bir sendikayız demek değil, gerçekten o işyeri içerisindeki sorunları çözmek, işçinin kendi mücadelesini kendisinin verebileceği bir yol çizmek, işçiyi mücadelenin içerisine sokmak, burada biz işçiye, biz sendika olarak bunları yaparız, yumruğumuzu masaya vururuz, demiyoruz. Bunların hepsi ayakları havada sözler, ajitasyondan öteye geçebileceğine inanmıyoruz. Burada daha çok işçinin kendi kararını kendisinin verebileceği bir örgütlenme modeli yaratmaya çalışıyoruz. İşverenleri ve diğer sendikaları rahatsız eden de bu anlayış.

Kemal: Önümüzdeki yıl için hedefleriniz nedir?

Zafer: Aslında böyle bir kriz beklemediğimiz için önümüzdeki yıl Akdeniz’de de çalışmalar başlatmayı düşündük. Bunun üzerinde hâlâ çalışıyoruz. Biz 2016 yazında Akdeniz’de de çalışmamızı başlatıp orda da çalışmalarımızı sürdürecektik. Bu yılın sonunda bunu Akdeniz’de bir eylemle de duyurabilirdik, öyle bir planımız da vardı ama krizin bu şekilde olması ve işverenin işçi çıkarabilmek için elini çok daha rahatlatacak bir koşul yaratması, bizi tekrar bunların mukayesesini yapmaya itti. Bir dönem daha Akdeniz’deki örgütlenmeyi kendi elimizle yürütmeye devam edebiliriz. Bu yaz Ege’de örgütlenmeyi öne çıkartabiliriz. 2016’nın ikinci yarısında İstanbul’un dışına çıkacağız. İstanbul’daki örgütlenmeyi, ince eleyip sık dokuduğumuz yeni hamleleri ortaya çıkartacağız. Zincirlerle uğraşmak, büyük otelleri öne çıkartmak değil, bütün alanda çalışmalar başlatmak istiyoruz. Kadro sıkıntımızı ön plana çıkartıyor bu çıkış ama bir şekilde çalışmamızı ilerleteceğiz. 1-1.5 yıllık bir proje olarak yürüteceğiz bunları.

Kemal: Çok teşekkür ediyorum. İşçi Cephesi gazetesi olarak bize zaman ayırdığınız için ikinize de ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızda ve mücadelenizde başarılar diliyorum

Röportaj: Kemal Boran, Düzenleyen: Deniz Naz

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.