Dokunulmazlıkların kaldırılması ve “tersine dünya”

51

Dünya tarihinin ironisi her şeyi baş aşağı çeviriyor. Biz, ‘devrimciler’, ‘yıkıcılar’ legal yollarla, illegal yollarla ve kargaşa ile olduğundan çok daha iyi gelişiyoruz. Kendi kendilerine verdikleri adla düzen partileri kendi yarattıkları legal koşullar altında yok olup gidiyorlar. Onlar, Odilon Barrot’un ağzından umutsuzlukla bağırıyorlar: legalite bizi öldürüyor; oysa biz, bu legalite içinde, kaslarımızı sağlamlaştırıyor, yanaklarımızı pembeleştiriyor ve sonsuz gençliği soluyoruz. Eğer biz, onları hoşnut etmek için bizi sokak çatışmasına sürüklemelerine izin verecek kadar sağduyudan yoksun değilsek, en sonunda, kendileri için artık o kadar ölümcül bir hale gelen bu legaliteyi gene kendi elleri ile kırmaktan başka yapacak bir şeyleri kalmayacaktır.

– Friedrich Engels, Fransa’da Sınıf Savaşımları’na Giriş

Söz konusu siyaset bilimi olunca, güç kavramını fizikte olduğu gibi belli başlı formüller ve ölçülerle anlayamayız. Politikada güç asla görünürde olan, gözüktüğü gibi olan bir fenomen değildir. Mesela AKP’nin bugüne ve geleceğe dönük siyasi önerileri bir toplumsal tehdit ve şantajlar toplamını geçmese dahi, bu tehditlerin ortaya konması, kendilerinin arzuladıkları “aykırı seslerin” çıkmadığı bir konjonktürü bina edemiyor. İşçi sınıfı kendi hayatı üzerine söz söyleme mücadelesinde savunma mevzilerinde olmasına karşın, iktidarın siyasal isteklerinin örgütlenmiş birer ifadeleri olan bu tehditlerin, var oluş amaçlarına uyumsuz olarak işlevsiz kalmaları, iktidarın politik “güç” düzleminde boğuştuğu krizin sadece bir boyutu. “Olağan” dönemlerde kapsamlı bir kriz dalgasıyla boğuşmayan neo liberal iktidarların tehdit ve şantajları propaganda etmeleri yeterli olurken, AKP hükümeti ve Erdoğan kendilerini bu tehdit ve şantajları uygulamak zorunda kalırken buluyor. İşte, hem yasal-anayasal hem de askeri-polisiye araçlarla sergiledikleri güç gösterisinin ardında bu güçsüzlük ilişkisi yatıyor.

HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dönük kampanya da bu ilişkinin belirlediği çerçeveden okunmalı. Bu kampanyanın doğmasına olanak tanıyan birçok şartın varlığından bahsetmek mümkün. Aynı şekilde bu kampanya başarıya ulaşırsa, meclisten toplumun geneline adeta saçılacak olan bir takım kritik sonuçlara ve olasılıklara da değinmek gerek.

Elbette ciddi bir bölümü, tapınakları müzelere dönüştürülmüş olmasına rağmen hukuku hala kullanılan Antik Roma’nın yargı ölçütlerinden kopyalanan mevcut yasal operasyon olanaklarının, “köle sahiplerinin” lehine adalet aramayacağı hayal edilemez. Ne var ki bu gerçeklik, dokunulmazlıkların kaldırılması karşısında “beklenen oldu” diyerek arkamıza yaslanmamızın uygun olduğu anlamına gelmez. Erdoğan’ın, Başkanlık rejimi için sadece sınıflar arası bir sosyo-politik işbirliğinin ve “kaynaşmışlığın” olduğu “milli” bir topluma değil, aynı zamanda “milli” bir parlamentoya da ihtiyacı var. Erdoğan parlamentoya, doğuda sürdürdüğü kirli savaşın öfkeli dilinin değil, korkuyla atomize ve terörize ettiği batının kabullenmeye razı, hatta teslimiyetçi dilinin yansımasını istiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde konuşurken.
Cumhurbaşkanı Erdoğan dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde konuşurken.

7 Haziran seçimlerinden bugüne dek olan süreçte, siyasi iktidarın istikbali gereği ihtiyacını hissettiği politikalar, yeni bir aşamaya işaret eder oldu. Bu süreç ilerledikçe, Türkiye kapitalizminin despotik duvarlarının üzerindeki burjuva demokratik boya dökülmeye devam ediyor. TBMM’nin dış cephesi demokrasinin renkleriyle makyajlanmış olsa da, binanın son derece aristokratik olan temelleri toprağa sımsıkı bağlı. Erdoğan, kendisinin ve giderek daha da soyutlaşan bir “millet” tanımının merkez alınacağı yarı-diktatoryal bir rejimin inşasına girişirken, meclis içi muhalefetin kendisinin devrilme şartlarını derinleştirme olanağını, bu aristokratik temele dayanarak yok etmeye çalışıyor.

Rejimin baskıcı karakterini pekiştiren bir kanun tasarısı

AK Parti Genel Başkanı, Bakanlar Kurulu üyeleri ve bütün milletvekilleri, 12 Nisan günü anayasaya geçici bir madde eklenmesine dair bir kanun teklifi sundular. Teklifin can alıcı noktası şurası:

Teklifte önerilen geçici maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı ve TBMM’de, dokunulmazlığına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, Anayasa’nın 83’üncü maddesindeki ‘suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili Meclis’in kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz’ hükmü uygulanmayacaktır.

Kısacası milletvekillerinin soruşturma dosyalarıyla ilgili dokunulmazlıkları, kanun yürürlüğe girdiği tarihte kalkmış olacak. Meclis Komisyonu’nda 43’ü HDP’li 79’u diğer partilerin üyesi olmak üzere 122 milletvekilinin 506 dokunulmazlık dosyası var. Elbette öngörümüz, kanunun yürürlüğe gireceği tarihe kadar, bu sayının artacağı… Bu dosyalar farklı il ve ilçelerdeki savcı ve yargıçlara gönderilecek. Savcılar vekilleri sorgulayacak, mahkemeye sevk edecek ve böylece mahkemeler vekilleri tutuklu veya tutuksuz yargılayacaklar. Milletvekili ve dosya sayısı, Davutoğlu’nun ve Adalet Bakanı’nın keyfi kararlarıyla arttırılabilecek…

Elbette Cerattepe’yi ve Yeni Çeltek işçilerinin haklarını yağmayanların meclisteki temsilcilerinin dokunulmazlılarının kaldırılması kampanyası, farklı dinamiklerin-olasılıkların ve aslında “normal” diyebileceğimiz şartların altında ileriyi atılmış bir adım olurdu. Ancak bugünkü içeriğiyle gündeme gelen bu kampanya, yağmacı şirketlerin temsilcilerinin zora sokulmasını değil, tersine sadece onların savunulmasını ve Başkanlık rejiminin ön sürecinde çıkar çatışmasına girilen herkesin yargılanmasını öngörüyor!

Bu kanun teklifi aslında, AKP’nin 7 Haziran’dan alacağı politik intikamın aracı olarak kullanılacak. Bu teklif, Japon İmparatorluğu’nda 1925 tarihinde çıkartılan Barış Koruma Kanunu ile Bismarck’ın Sosyalistlere Karşı Yasa’sının, bugünkü saray iktidarının ihtiyaçlarına uyarlanmış olan çocuğu. Zira kanunun anlamı, rejimin sınırlarını belirlediği siyaset üretme alanlarında dahi hükümetin çıkarına olan kalıcı bir sıkıyönetimin uygulanacak olması. Başkanlık rejimi planlarında parlamenter gedikler açabilecek olan hak ve özgürlükler, kalıcı bir iç savaş rejimine giden süreci denetleyebilmek adına hoyratça sınırlandırılıyor. AKP-Erdoğan ikilisi, kendilerinden önceki iktidarlardan farklı olarak meclisi sadece sıkı bir kontrol mekanizması aracılığıyla denetlemeyi istemiyor, aynı zamanda meclisin tamamen kendi iktidarına dayanmasını, bu meclisin Başkanlık adına atılan her adımı yasal araçlarla meşrulaştıran basit ve işlevsiz birer süse dönüştürülmesini istiyor.

Anlaşılan Erdoğan parlamentoya herhangi bir icra alanı veya sınırlı özerklik tanımayı düşünmüyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması, görece demokratik kurumların ve işleyişin ilga edilmesi programında atılan önemli adımlardan sadece birisini oluşturuyor.  “Anayasal yollar” ve parlamenter çoğunluk ile yeni bir anayasanın oluşturulmasına ve onaylanmasına gereksinim duyan iktidar için, dokunulmazlıkların kaldırılarak yeni anayasanın önündeki politik zorluklardan ve engellerden birisinin üzerini çizmek, mutlaka başarılması gereken bir kampanya. Aksi halde, Başkanlık rejimine anayasal bir meşruiyet ve haklılık zeminini bahşedecek olması gereken meclis, Erdoğan’ın toplumsal ve siyasal hedeflerine tebelleş olan bir atsineği halini alabilir. Erdoğan’ın kafasında parlamenter biçimler, onun Başkanlık rejimini süsleyecek olan, yarı-sömürge ülkelere özgü feodal yönetim geleneklerini ve bürokrasiyi makyajlayacak olan bir kurum.

Aşil için topuğu neyse, Erdoğan için Kürt sorunu o olmaya devam ediyor.  Zaten bu yüzden, bir elinde silahla diğer elinde de 12 Eylül rejiminin kendisine tanıdığı yasal saldırı olanaklarıyla Kürtlere saldırıp, kendisinin “eski Türkiye” dediği ulusalcı-devletçi kadrolarla ideolojik ve politik bir rezonansı hayata geçirmeye çalışıyor. Saray kendi çıkarları ile “vatan-millet cephesinin” çıkarlarının bir ve aynı olduğu konusunda ısrarlı! O halde bu cephe de, kendisinin kurduğunu iddia ederek övündüğü “Türk demokrasisinin” kazanılmış ve ileriye taşınması için zorlanmış bütün mevzilerinin geri çekilmesini savunmalı. Ve elbette bu cephe bizi şaşırtmadan, genlerine işlemiş milliyetçi ve işçi sınıfı düşmanı kodlarını kırmayarak, “kullanışlı aptal” rolüne soyunmayı çok iyi başarıyor, Erdoğan’ın kirli savaşı ve yasal zorbalığı etrafında bir eylem birliği oluşturmaktan gocunmuyor.

Anayasa Mahkemesi Hizmet Binası
Anayasa Mahkemesi Hizmet Binası

Kendi demokrasisini savunamayan bir yönetici sınıf

Yukarıda kanun teklifinden bir alıntı yaptık. Ancak teklifin en tehlikeli önerisi yukarıdaki pasajda aktarılanlarla sınırlı kalmıyor. Yürürlükteki anayasanın 85’inci maddesine göre, vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması kararı anayasa, kanuna ve içtüzüğe aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne verilebilir ve bu mahkeme de iptal istemini on beş gün içerisinde karara bağlayacağı hükmü verebilir.

Anayasanın bu açık hükmüne karşın, AKP’nin verdiği teklifte şöyle yazıyor:

Teklifin öngördüğü şekilde dokunulmazlığı kaldırılan dosyalar bakımından (…) dokunulmazlığın kaldırılması üzerine uygulanan (…) 85’inci maddenin (anayasaya uygunluk denetiminin) uygulanamayacağı da açıktır.

Erdoğan’ın belirli sosyal ve politik çıkarları temsil ettiği ancak altında merkezileştirdiği güçle bu çıkarların basit bir aracı olmaktan çıktığı ve bu çıkarları denetlemeye başladığı bilinen bir gerçek. Sermaye açısında Erdoğan, Türkiye kapitalizminin son 12 sene içerisinde kazandığı mevzilerin kaybedilmesine yol açabilecek, Başkanlık heveslerinin bedelini oldukça ağır ödetebilecek olan bir siyasal temsilci.

Buna rağmen burjuva hukukunun en yüksek mahkemesi olan bir aygıtın, bu denli acemi ve basit manevralarla yetkisiz kılınabilecek olması, Türkiyeli egemen blokların kaypaklığının ve basiretsizliğinin açık bir tezahürü. Türkiye büyük burjuvazisi, kendisinin yarattığı bir zorbanın karşısında kendi sınıf demokrasisinin en temel görevlerini dahi yerine getiremeyecek derecede aciz. Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül kararının ardından, kendi yağmacı arzularını aldığı kararlarda odak olarak almayan bütün rejim içi kurumları sindirmeye veya ele geçirmeye çalıştığı doğru. Buna rağmen, söz konusu kanun teklifi, iktidarın ekonomi üzerinde yıkıcı olabilecek olan etkilerinden şikayetçi olan sermaye gruplarını siyaseten görece silahsızlandırırken, bu grupların MHP içerisinde bir operasyon örgütlemek haricinde politik bir alternatif üretemiyor olmaları, demokrasinin en temel görevlerini ve sorumluluklarını başka bir sınıfın, işçi sınıfının gündemi haline getiriyor.

Kemal Kılıçdaroğlu
Kemal Kılıçdaroğlu

CHP’nin tutumu

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, dokunulmazlıklar ile ilgili teklifin lehinde oy kullanacaklarını deklare etti. Kılıçdaroğlu teklifin anayasaya aykırı olmasına rağmen partisi tarafından destekleneceğini söyleyerek, aslında CHP yönetiminin neden asla tam bir ana muhalefet partisi olamadığını/olamayacağını itiraf etmiş oldu. Ancak mazeretler bunlarla da sınırlı değil. Kendi vekillerinin ve partisinin saklayacak hiçbir şeyi olmadığını söyleyen Kılıçdaroğlu, bu nedenle dokunulmazlıkların kaldırılması halinde kendilerini etkileyecek herhangi bir sürecin başlamayacağını, bu sebeple de aslen HDP’nin tüzel kişiliğine dönük bir operasyona dönüşecek olan bu kanun teklifini destekleyeceklerini söyledi. Konuyla ilgili yaptığı açıklamaların devamında ise eğer dokunulmazlıkların kaldırılması yönüne oy kullanmazlar ise, “terör” odaklarıyla işbirliği içersinde oldukları görünümünü vermekten endişe duyduğunu belirtti.

Devletçi literatürün “terörizm” olarak adlandırdığı Kürt halkının meşru mücadelesinin yargılanması yönünde eğilim gösteren CHP yönetimi, kaçınılmazlık tezi ile politik teslimiyet arasındaki karşılıklı alışverişi oldukça yavan bir şekilde yeniden sentezliyor. Kılıçdaroğlu her ne kadar bu sürecin onları etkilemeyeceğini iddia ediyor olsa da, partisinin değirmenine su taşıdığı Başkanlık rejimi CHP’nin dahi politik tahammül sınırlarının dışarısında kalabileceğini öngörüyor.

Aslında CHP’nin bu tutumu, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a teröre savaş noktasında açık çek verdiğini ifade ettiği tutumun doğal bir sonucu. Ancak Kılıçdaroğlu, Erdoğan “terörün yeni ve çok kapsamlı bir tanımı yapılmalı” derken bu tanımın kendisini de içerisinde barındırabileceğini bilmiyor, biliyorsa da beyaz bayrağı çekerek teslim olmayı daha uygun buluyor. Sarayın son dönemlerde izlemeye çalıştığı ancak ipin ucunu elinden kaçırdığı “kontrollü orman yangını” politikası çerçevesinde Kılıçdaroğlu’nun siyasal yönelimi ateşe barutla gitmekten farksız değil. Kendi parti tabanının güven, istikrar ve otorite arayışını doğrudan doğruya Erdoğan’ın kontrolündeki kanallara aktaran Kılıçdaroğlu, rejimin işçi sınıfına ve Kürt halkına dönük olarak işlediği bütün suçlara ortak oluyor.

Bunlar bir tarafa, Kılıçdaroğlu’nun kanun teklifine destek açıklaması yapmasının ardından CHP içerisinden yükselen muhalif sesler, Erdoğan lehine işleyen süreç ilerledikçe parti içi çatlakların genişleyip derinleştiğini gösteriyor. Rahatlıkla öngörebiliriz ki, Başkanlık rejimi adına atılan politik, ekonomik ve sosyal adımlar bir bütün olarak ilerledikçe, CHP’nin bölünme olasılığı ya da CHP’den radikal ve büyük kopuşların yaşanması ihtimali artıyor. Erdoğan merkezli yarı-diktatoryal bir rejimin inşası sürecinde CHP’nin bugünkü birliğini, yapısını ve durumunu koruması ancak bir ütopya olabilir.

İktidara yakın Sabah gazetesinin konuya ilişkin haberi.
İktidara yakın Sabah gazetesinin konuya ilişkin haberi.

Dokunulmazlıklar kaldırılırsa sonuçları ne olabilir?  

Söz konusu kanun tasarısının hayata geçtiği noktada HDP’ye ve Kürt halkının legal mücadele organlarına dönük bir intikam ve operasyon aracına dönüşeceğini söylemiştik. Yasanın geçmesiyle içerisinde olduğumuz baskı döneminin eşik atlayarak ilerleyeceği bir gerçek. Yine de Erdoğan oldukça mekanik bir mantıkla meclis içi muhalefet odaklarını etkisizleştirmeye çalışırken, şu dinamiği güçlendirdiğini anlamıyor: Parlamentoda dokunulmazlığını kaybederek tutuklanan vekillerin doldurma imkanı bulamayacakları meclis içi muhalefet imkanı, kendisini çok daha radikal biçimlerle ve patlamalı süreçlerle parlamentonun dışarısında ifade etmeye başlayacak.

Öncü depremler fay hatlarında biriken enerjiyi ölçülü bir biçimde tükettikleri için büyük yıkımlar yaratan depremleri önleyici bir karaktere sahiptirler. TBMM’de “öncü depremler” diyebileceğimiz olanakların yok edilmesi, yasaların tanımladığı demokrasinin sınırları içerisinde konumlanmayacak olan “yıkım” olanaklarının güçlenmesini beraberinde getiriyor. Bunun yanı sıra, kendisini parlamento tipi kurumsal örgütlenmeler üzerinden ifade edemeyen mücadeleci dinamiklerin, seferberlikler üzerinde yükselecek olan kendi alternatif kurumlarını yaratma ve sendika, fabrika komiteleri, iş yeri temsilcilikleri benzeri halihazırda ciddi bir toplumsal güç konumunda olamayan eski araçları da yeniden inşa etme fırsatları güç kazanıyor.

Sonuç

Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ayaklanma dinamiklerinin güçlenebilecek olması, bu kanun teklifinin savunulabilecek bir tarafı olduğu anlamına asla gelmez. Aksine rejimin, Kürt halkının temsilcilerine kendi yasaları dolayısıyla “dokunamıyor” oluşu bir kazanımdır ve siyasi iktidarın saldırıları karşısında savunulması gerekir.

Yaşamlarımızı, maaşlarımızı ve işlerimizi savunabilecek bir alan yaratan demokratik mevzilerin savunuşu, bugünkü süreçte özellikle ağırlık kazanan bir sorumluluk. Yukarıda da aktardığımız üzere, Türkiyeli sermaye grupları bu mevzileri savunmaya dönük ihtiyaç duyulan politik yetenek ve basiretten yoksunlar. Onların bu toplumsal acizliğinin yarattığı boşluk, Türk ve Kürt emekçiler tarafından doldurulamadığı sürece, hepimizi yutana kadar büyüyecek. Rejimin Kürt halkının temsilcilerine haklarını vermemek için Türk işçiler üzerinden yoğun bir sindirme politikasını hayata geçireceği bariz. Son derece anti-demokratik olan bu kanun teklifinin geri çekilmesi, işte bu birleşik mücadele dinamiklerini örmeye başardığımız ölçüde gerçekleşecek.

Yazının başında siyaset bilimi ile fizikteki güç anlayışlarının farklılıklarına değindik. Aynı şekilde fizikteki güç tanımının kütlenin büyüklüğü ve küçüklüğüyle doğru orantılı olduğunu, siyasette ise bunu tam tersinin geçerli olabileceğini hatırlayalım. Politik güç tanımının bu olanağı, mücadele etmek isteyen herkese geniş fırsatlar barındırması itibariyle kullanılması zorunlu olan bir ilişki. Hangi kurum ve kuruluşlardan yasa ve cop zoruyla atılırsa atılsınlar, sosyalistler gerekirse toplantılarını camilerde almaya başlarlar ama yine de vazgeçmezler.

Yorumlar kapalıdır.