Fetih 2016

39

Türkiye’de Fetih kutlamalarının ortaya koyduğu tarihi bir gerçek var; rejim ne vakit dara düşse İstanbul’un kutlu Fetih günlerine bir can simidi misali sarılıyor. Cumhuriyetçi, darbeci, İslamcı hükümetlerin istisnasız bir özelliği bu…

Unutmayalım ki, kutlamaların resmi bir ritüele dönüştürüldüğü 1914 yılı, imparatorluğun Balkan topraklarını kaybettiği ve çöküşüne yol açacak büyük harbin eşiğinde olduğu bir momentti.  İktidarda Erdoğan’ın nefret ettiği İttihatçılar vardı ve tema yine “Yeniden Diriliş” idi. Yani “Fetih kutlamaları” sanıldığı kadar hayra alamet olmayabilir…

Günler öncesinden başlayan Fetih programı hazırlıkları devletin tüm olanakları kullanılarak, adeta Erdoğan’ın şovuna dönüştürüldü.

Suntadan Bizans surlarına yeniçeri kıyafeti geçirilmiş zabıtalarca dikilen sancaklarla huşu içinde kendilerinden geçebilsinler diye, İstanbul’un 38 ilçesinden on binlerce kişi 146 vapur ve 5 bin otobüsle miting alanına taşındı.

İşte bu dekor, gerçekte sosyal ve ekonomik bir çöküntünün eşiğinde bulunan endişeli yığınlara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hararetle ihtiyaç duyduğu “Başkanlık propagandasının” zeminiydi.

9 bin polis, beş helikopter, bir denizaltı, bir firkateyn, üç sahil güvenlik teknesi ve 27 polis detektör köpeğiyle güvenliği sağlanan kutlama için hangi bütçeden karşılandığı meçhul, en az 63 milyon TL’lik bir harcama gerçekleştirildiği söyleniyor.   

563 yıl sonra “bizim büyük çaresizliğimiz”…

İstanbul, 2. Mehmet’in çok uluslu ordusu tarafından fethinden itibaren, tarihsel açıdan ekonomik gelişmelerin, siyasi kaygılar karşısında bağımlılığıyla biçimlendi. Eşsiz doğal konumu ve imkânları hunharca yağmalandı.

Çarpık ve plansız sanayileşme modeli yüzünden İstanbul daimi surette bölgesel dengesizlikler pahasına ve kapitalist metropollerin ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda gelişti.

Bu eşitsiz ve bileşik gelişmenin en önemli sonucu Bizans’tan Osmanlı’ya ve ardından Cumhuriyet hükümetlerine miras kalan bir sürekli eşitsizlik ve doğal felaketlere açıklık durumuydu.  

İstanbul, bu kentte birikmiş emekçi yığınlar açısından, yıllara yayılan yaşam kalitesindeki belirgin düşüşle özdeşleşti.

Bugün mahkûmu olduğumuz gecekondu, işporta, dolmuş şeklindeki kendiliğinden çözümler işte bu çaresizliğin sonucudur.

“İstanbul’u küresel kent yapıp satmak” zihniyeti, Türkiye burjuvazisinin kızıl elması adeta. İstanbul sürekli ülkenin geri kalanı aleyhinde irileşmekte, zira burjuvazimizin ülkenin tümü üzerinde yüksek katma değerli bir sanayileşme planına ayıracak vakti ve cesareti yok. Türkiye’nin, emperyalizme bağımlı kapitalist birikim modeli ucuz işgücü ve İstanbul’un sunduğu kentsel ranta odaklı.

AKP’yi ve Erdoğan’ı iktidara taşıyan ekonomik zeminde, İstanbul’un tepe tepe kullanılan rantının stratejik bir rolü olduğunu gözden kaçırmamak gerek.

AKP’li yıllar boyunca, kent devasa bir şantiyeye ve emlak piyasasına dönüştü. Birçok sosyal hizmet de özelleştirilerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait şirketlerce yürütülmeye başlandı. Yatırım yapmak, mafyalaşmak, spekülasyonların bir parçası haline dönüşmek suretiyle sermaye biriktirilebilen bu kenti yağmalamak bu dönemde tam manasıyla ortak bir refleks oldu.

Fethin 563. yılında İstanbul rezidans ve AVM işgali altında. İki yılda inşaatı biten ve devam eden rezidans sayısı 705, AVM ise 72. Trafik yoğunluğu yüzde 90’larda! Genişleme adına tek seçenek Kuzey ormanları. Orası da imara açıldığında İstanbul’un nüfusuna 7,5 milyon eklenecek.  

Bir iktidarın ekonomik ilişkiler ağı, onun politik tercihlerini de belirler. Üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve çevre yolları, İstanbul finans merkezi, duble yollar… Bunların tümünün ortak noktasının otomotiv, enerji ve inşaat sektörüyle alakalı olması bir tesadüf değil…

Bu sektörler, üretemeyen ve ithalata bağımlı AKP dönemi Türkiye’sinin en büyük kazançlarını ve vergi kalemlerini sağladığı için stratejikler. Benzinden alınan vergi yüzde 65. Akaryakıt vergisi sekiz yılda yüzde 106 arttı. Otomobilden alınan tüm vergiler toplanınca bazı araçlarda yüzde 200’e kadar çıkabiliyor. İstanbul açısından hem yol, köprü geçişlerindeki ücretler hem inşaat ve enerji sektörü ile yan sanayi, ekonomik ve sosyal sıkışmanın kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde hayati önem taşıyor. İstanbul emekçiler açısından sosyal ve ekonomik bir çöküntü havzasına dönüşmüş, ne gam.

Fetih şatafatı gözlerimizi perdelemesin. Bu iktidar sayesinde zenginleşenler, dönülmesi hiç de kolay olmayan politik yollara girmiş durumdalar. Ülkede 14 yıllık bir sürecin ardından ne refahtan, ne demokratikleşmekten ne de barıştan söz etmek mümkün. İstanbul şüphesiz bu hercümercin tam orta yerinde duruyor.  Ülkenin kaderi üzerinde belirleyici bir rolü olacak onun.

Yorumlar kapalıdır.