Yerli araba, yeni cukka

Yaşadığımız ekonomik krizle birlikte araba satışları inanılmaz düşmüş durumda. Fakat araba satışlarının düşmesinde bir başka etken daha var: Dünya çapında araba endüstrisinin doyuma ulaşması. Bu yüzden de satışları artırmak için yeni yöntemler aranıyor.

Fakat bunlar olurken, bizdeki her seçim dönemi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen yerli ve milli araba sevdası, bugünlerde tekrardan ön plana çıkarıldı. “Acaba bilmediğimiz bir seçim mi var?” sorusunu da akıllara getirmiyor değil. “Yerli arabayı gördüm, gördün, güzel, tamamen elektrikli, SUV’du, 4 tekerdi” polemiklerini bir yana bırakırsak, gerçekten yerli araba bize lazım mı?

Erdoğan’ın 2013 yılında “Yok mu bir babayiğit” söylemiyle hız kazanan yerli araba hikâyesi, 2017 yılında beş büyük firmanın (Anadolu Grubu, BMC, Kıraça Holding, Turkcell ve Zorlu Holding) ortak olduğu konsorsiyum ile babayiğitlerini bulmuştu. 2019 yılında bir prototipin üretileceğini, 2022 yılında ise seri üretime geçileceğini belirtiyordu bu ortaklığın CEO’su. Fakat geçtiğimiz günlerde Koç Holding’e yakınlığı bilinen İnan Kıraç’a bağlı Kıraça Holding ortaklıktan ayrıldı ve proje hakkındaki soruları tekrardan gündeme getirdi: “Bu proje yapılabilir mi, nasıl olacak?”, vs.

Yapılabilir veya yapılamaz, ama asıl mesele yerli araba toplumumuz için acil ve öncelikli bir ihtiyaç mı? Yukarıda belirtildiği gibi araba satışlarındaki düşüşe rağmen, hane başına araç sahibi olma oranı 2008’de %30’ken, 2018’de %46,7’ye çıkmış durumda. Her ne kadar ulaşım temel bir ihtiyaçtır desek de bu türlü bireysel tüketime hizmet edecek araçların artması ulaşım sorununa çözüm olamaz. Ayrıca yerli arabada da olacağı söylenen pil teknolojili elektrikli teknoloji göründüğü gibi çevre dostu değil. Mesela, Tesla, araçlarında kullanılan batarya ve elektronik aksamların üretimi için 17 ton karbondioksit atmosfere salıyor, bu ortalama bir aracın bu gazdan sekiz yılda saldığından daha fazla. Bu konu başta da değindiğimiz gibi yeni bir pazarlama metodu.

Daha çok araba; daha çok yol, trafik, kirlilik, israf ve beton demek. Türkiye’deki araç sayısı son 20 yılda 4 katına çıkmış, fakat bu kadar aracı kaldıracak yol ve park alanı yok. Olsa bile bu doğa için yeni talan anlamına geliyor, aynı İstanbul’un kuzeyini 3. köprü ve yeni havalimanıyla talana açtıkları gibi. 2018 verilerine göre, İstanbul’da sadece bir kişi ev-iş arasında trafikte günde 104 dakika harcamakta ve İstanbul, trafik sorununda 226 şehir arasında en problemli 11. şehir. İstanbul’daki yol miktarı 4.000 km civarında, araç sayısı ise 3 milyondan fazla, fakat bunlara karşılık sadece 105 km raylı sistemimiz var.

Ayrıca herhangi bir doğal afette felç olan, beklenen Büyük İstanbul Depremi’nde ise tamamen çökeceğinden korkulan bir ulaşım sistemimiz var.

Sonuç, yerli ve milli araba toplumun yararına değil, şirketler ve onlarla bağı olan insanların kârına olacaktır. Sadece İstanbul verilerine bakarak bunu rahatlıkla görebiliriz, refah ve mutluluk daha çok arabayla gelmeyecek.

Toplu taşımanın yaygınlaşması ve ücretsiz olması öncelikli hedef olmalı. Var olan araç sayısının azaltılması için çözümler geliştirmeli, afetleri de göz önüne alarak sözde kentsel dönüşümler değil; yaşanabilir, emekten yana planlara ihtiyacımız var. Daha çok araba, daha çok talan demek; biz ise insanca yaşamak istiyoruz.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.