Toplumsal öfkenin simgesi olarak Joker

Kurgusal bir çizgi roman karakteri olan Joker 1940’dan beri farklı şekillerde karşımıza çıkmış olsa da ilk defa kökenine dair net bir açıklama getiren ve karakterin sosyolojik yönlerine odaklanan yeni bir filmle tekrar karşımızda.

New York ile özdeşleşen kurgusal Gotham şehrinin 80’li yıllarında geçen film, grevlerle sarsılan, yozlaşmış ve sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir şehirde, işi insanları güldürmek olan ve annesiyle yaşayan yalnız bir palyaçonun, hayatın keşmekeşi içinde delirmesini konu alıyor. 

Zenginlerin giderek daha zengin, yoksulların da daha yoksul olduğu bu devasa şehrin kaotik ortamında hayata tutunmaya çalışan Arthur isimli palyaçonun, psikolojik sorunları için devletten aldığı ilaç ve terapi desteğinin kesilmesiyle (bu kesintileri Ronald Reagan’ın neoliberal kesintileri olarak da okuyabiliriz) zaten içinde bulunduğu toplumsal yapıdan mutsuz olan, ezilen, dinlenmeyen ve karın tokluğuna çalışan karakterimizin bizzat ezilenler tarafından toplumsal kaosun bir simgesi haline getirilişinin dramatik bir öyküsü bu film.  

80’lerdeki New York’un çöp sorunları, isyanları ve metroda işlenen cinayetlerinin referanslarıyla “zenginleri öldürün” mottosu altında başlayan isyan dalgası, aynı toplumsal sıkıntılar içinde deliren bir adamın simgesel önderliğinde bir kaosa dönüşüyor. 

Sanat yönetmenliği, sinematografisi, oyuncularının performansı ve izleyiciye tokat gibi çarpan dramaturjisiyle Joker filmi, son yıllarda yapılan iyi işlerden biri. Kapitalizmin tüm çürümüşlüğüyle varlığını sürdürdüğü günümüzde de şüphesiz ki zamanın ruhunu yansıtan bir film.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.