Kanal İttifakı: “Soygun düzenini çılgınca sürdürecek bir proje”

AKP hükümetinin bir “çılgınlık” projesi olan Kanal İstanbul, gündemin temel maddelerinden biri haline gelmiş durumda. Saray iktidarının küçük ortağı Bahçeli’nin 2011’de “soygun düzenini çılgınca sürdürecek bir proje” olarak tanımladığı Kanal İstanbul, yapılması halinde büyük bir çevresel yıkıma yol açacağı gibi ülke kaynaklarının çok büyük bir kısmının da AKP etrafında kümelenen patronlar tarafından yutulmasını beraberinde getirecek.

Faturasının tüm vatandaşlara bindirilecek olması itibariyle yalnızca İstanbulluları değil tüm emekçi halkı ilgilendiren bu proje, AKP hükümetinin önceliklerini göstermesi açısından da oldukça anlamlı. Ayrıntıları açıklanmayan projenin maliyetinin 75 milyar TL olduğu bildirildi. Erdoğan konuya ilişkin, “Bu büyük projeyi devletimize ve milletimize herhangi bir yük getirmeden, yap-işlet-devret modeliyle, oldu ki bulamadık, milli bütçeden bunu yapmak suretiyle hayata geçireceğiz” açıklamasında bulundu. Erdoğan’ın sözleri, bu çılgınlığın nasıl bir yıkım yaratacağını berrak biçimde anlatıyor. “Bir yük getirmediğini” söylediği yap-işlet-devret modeliyle yapılan havalimanlarının, köprülerin, şehir hastanelerinin bütçede şimdiden yaratmış olduğu devasa kara deliği düşünürsek, ek masraflarıyla 75 milyar TL’yi fazlasıyla aşacak olan bu projenin yaratacağı sonuçları öngörmek zor değil. Erdoğan’ın alternatif olarak kamu bütçesinin kullanılabileceğini açıklaması ise, emekçi halkın vergilerinin doğrudan bir yıkım projesine gömüleceğinin açık itirafı anlamına geliyor.

“Soygun düzenini çılgınca sürdürecek” bu projeye kamu kaynaklarından on milyarlarca akıtılması büyük bir iştahla savunulurken ve projeye karşı çıkanlar, 2019 Bahçelisi tarafından vatan haini ilan edilirken, emekçi halka sefalet koşullarının dayatılması, “makroekonomik istikrar”, “devlet ciddiyeti”, “tasarruf zorunluluğu” gibi söylemlerle büyük bir ciddiyetle savunulmaya devam ediyor. EYT’lilerin gasp edilmiş haklarının verilmesi durumunda devletin batacağını iddia edenler, Kanal İstanbul’la Türkiye’nin büyük bir “sükse” yapacağını açıklıyorlar. Ülkenin çalışanlarının neredeyse yarısını ilgilendiren asgari ücret zamlarındaysa gerçek enflasyonun çok daha altında bir rakam dayatılmaya devam ediyor. Toplu sözleşme sürecindeki metal işçileri ise, grev yasakları ve işten atmalarla tehdit ediliyor.

Bu yağmacı “çılgınlık” düzeni altında ekonomide ve iç politikada durum giderek kötüleşirken, Saray ittifakı her geçen gün biraz daha fazla “beka” söylemine sarılıyor. “Barış Pınarı” operasyonundan umduğunu bulamayan Saray yönetimi, şimdi odağını Libya’ya çevirmiş durumda. Saray sözcüleri Libya’ya asker göndermenin Türkiye’nin bir beka meselesi olduğunu, Libya Ulusal Mutabakat Hükümetiyle yapılan askeri ve güvenlik anlaşmalarının “büyük oyunu bozduğunu” vurgulamaya başladılar. Türkiye’nin egemenlik haklarından bahseden Saray yönetiminin tek ilgilendiği konunun kendi egemenliğinin sürdürülmesi ve kendi kanatları altında palazlanan oligarşik şirketlerin çıkarlarını maceracı ve yayılmacı bir dış politikayla savunmak olduğu açıkça ortada. Tam da bu nedenle, iktidarın iç politikadaki “çılgınlıklarının” devamı dış politikaya da yansımakta ve bölge halkları arasında düşmanlığı körükleyen adımlar atılmakta. AKP’nin “yerli ve milli” makyajıyla sunduğu maceracı girişimler, tam tersine Türkiye’yi emperyalizm ve Rusya karşısında daha da bağımlı ve kırılgan hale getirmekte.

Gerek içeride sefalet ve baskıyı katmerleştiren “çılgınlıklar” gerekse de dışarıda izlenen tehlikeli, yayılmacı politikalar karşısında işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist sesine ihtiyaç her geçen daha fazla artıyor. Saray’ın yıkım politikalarına karşı emekten yana tüm kesimlerin böyle bir alternatifi inşa etmek için birleşik mücadeleye omuz vermesi gerekiyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.