Siperde kucaklaşma…

O sıcak 1914 yazındaki uluslararası kriz, çok sayıda sıradan insanı gafil avladı. Avusturya veliaht prensinin Saraybosna’da öldürülmesinin yalnızca beş hafta içinde topyekûn bir Avrupa Savaşı’nı tetikleyebileceğini çok az sayıda insan öngörmüştü.

Oysa on milyondan fazla askerin ve altı milyon sivilin can vereceği korkunç ve sanayileşmiş devasa bir yıkımının koşulları son 15 yıldır olgunlaşmaktaydı.

Bir asırdır üzerinde ciddi bir savaş yaşanmamış Avrupa toprakları, süratle güçlü kapitalist devletler ve bu devletlerin endüstriyel ve finansal çıkar grupları arasında bir iç çatışmaya sürüklenecekti. Şüphesiz bu sanayileşmiş kıyım makinesinin ana odağı yeni sömürge toprakları kazanma hedefiydi.

Dünya işçi hareketi, bu korkunç kıyıma hazırlıksız değildi. 19. yüzyılın son on yılı boyunca uluslararası işçi hareketi, giderek yoğunlaşan militarizme karşı bir dizi uluslararası kampanya düzenledi. İşçi sınıfı saflarındaki uyanışın basıncı, Sosyalist (II.) Enternasyonal yönetiminin olası bir savaş döneminde işçilerin birbirlerine silah çekmemesi yönünde kararlar almasına yol açtı. Ne var ki, savaş patladığında dünya sosyalist hareketinin sözü geçen hemen hemen tüm önderleri vaatlerine ihanet edeceklerdi.

Başta Lenin, Troçki ve Rosa Luxemburg olmak üzere bir avuç sosyalist önder savaşa uzlaşmaz bir dille karşı çıkmış, bu büyük alt üst oluş koşullarında yeni bir devrimci hat arayışı içine girmişlerdi.

Sıradan insanlara gelince, hemen herkesin fikri, bu zafer ve refah vaat eden savaşın sonbahara, bilemediniz Noel’e kadar süreceği yönündeydi.

Savaşın başındaki milliyetçi şişinme ve coşkunun yerini dünyanın gördüğü ilk sanayileşmiş kıyımın dehşetine bırakması çok zaman almadı.

Bu kitlesel, örgütlü ve kolektif yıkım deneyimi çok geçmeden merkez Avrupa’da birkaç metrelik siperlere sıkışmış çaresiz askerlerin çok boyutlu bir kriz süreci içine sürüklenmesiyle, ama daha çok kendi subayları ve egemen sınıflarından tiksinmeyle özdeşleşecek bir sınıf savaşıyla sonuçlandı.

Önce karşılıklı siperlerde tütün, içki, bisküvi değiş tokuşu ile başlayan yakınlaşmalar, bir süre sonra “Yaşa ve bırak yaşasın” denilen bir yöntemle siperlerde pasif direnişe dönüşecekti.

1914 Noel günü, şafağın körpe ışığıyla birlikte, Belçika ve Fransa’nın batı cephesindeki Alman ve İngiliz askerleri, kazdıkları karşılıklı siperlerde kendi iradeleriyle bir ateşkes ilan ederek, üstlerine meydan okudular. Kendi dillerinde Noel şarkıları söyleyerek yarı donmuş siperlerden çıkmaya; karşılıklı kucaklaşmaya; sigara, askeri ambalajlı şekerlemeler, ceket düğmeleri gibi küçük hediyeler paylaşarak Noel’i birlikte kutlamaya başlamışlardı. Bu etkileyici ve dönüştürücü buluşma kıran kırana bir futbol maçıyla bitecekti.

Daha sonradan tüm batı cephesi hattına yayılacak ve “Kardeşleşme” adı verilecek olan bu eylemlilik ve isyan dalgası olmasa, bu isyancı zemin içine sızacak savaş karşıtı bildiriler, siper gazeteleri ve devrimci propagandacılar da olmazdı. O devrimci propagandacılar olmaksızın asker konseylerinin, barış hareketinin ve gelecekteki devrimci dalganın önderlerinin açığa çıkması da mümkün olmazdı.

O devrimci propagandacılar, Romanya’daki Rus siperlerinden, Verdun cephesindeki Caures düzlüklerinde Fransız birliklerine ve Kiel’deki Alman donanma üssündeki Alman denizcilerine tek bir sloganı usanmaksızın taşıyacaklardı: “Gerçek düşman kendi ülkemizde.”

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.