Tanrının gazabı Avustralya’nın üzerinde mi?

Felaketler dört bir yanımızı sardı ve gündelik hayatın koşuşturmasından kalan zamanda sanki bize ait olmayan bir pencereden onları görmeye, hissetmeye ve çaresizce yorumlamaya çalışıyoruz. Bu yoksunluk zinciri, kapitalist sistemin herkesi akvaryumdaki balıklar gibi yaşatmaya zorlamasından kaynaklanıyor. Bizler artık bu dünyanın çekinik gözlemcisiyiz, çünkü araçlarımız ve birlikteliğimiz elimizden alınmış durumda.

Geçtiğimiz günlerde ise bunu fazlasıyla hissettiren bir felaket daha yaşandı, bu sefer Avustralya’da. Sosyal medyada çoğumuz takip etti veya haberi oldu. Kendi sanal alanlarımızda felakete ses çıkarmaya, acılarına ortak olmaya çalıştık fakat kıtanın kendisinde olay inanılmaz boyutlarıyla yaşanmakta ve buna karşı yeterli tedbirler alınmamaktaydı. Küresel ısınma, ahmak devlet adamları ve kendi kârları için bu felakete göz yuman patronlar, bu felaketin ana sorumlularıydı.

Ve felaket geldi!

Sanayi Devrimi’yle beraber küresel ısınma gerçeği ülkemizde olduğu gibi her yerde artarak hissedilmekte. Avustralya’da ise orman yangınları ve kuraklık her sene daha da artmakta. En büyük orman yangını felaketini daha 2009 yılında yaşayan Avustralya 180 insanın ve milyonlarca hayvanın ölmesi durumuyla yüzleşmişti. Üzerinden 10 yıl geçmeden daha büyük bir felaket, 2019 Eylül ayından beri tüm kıtada yaşanmakta. 4 aydır söndürülemeyen yangınlarda, 50 milyon hektar alan yandı, 30 insan ve 500 milyondan fazla hayvan öldü. Ne yazık ki, sadece yanan ormanların geri gelmesi için yüzlerce seneye ihtiyacımız var.

Önlenebilir miydi?

Dünya tarihi boyunca yangınlar ve ısınma-soğuma doğal dengenin bir parçası olmuştur. Artan karbon emisyonu ve çevrenin geri dönülmez bir şekilde tahrip edilmesi, geri döndürülemez noktaya gelen küresel ısınmayla beraber bu dengeyi bozdu. Ayrıca iktidarların ve küresel ticari örgütlerin küresel ısınmayı veya tahribatı yok sayışı çevre felaketlerini daha da arttırmakta. Avustralya başbakanı Scott Morson, küresel ısınma olgusunu reddeden bir siyasetçi ve kendi sanayisinin kalkınması için bu yangınların oluşuna doğrudan ve dolaylı yoldan göz yumdu. Artan yangın risklerine karşı yangınların çıkmasını önleyecek yangın önleme planlarını ve yine de başlaması önlenemeyen yangınlara anında müdahale edecek acil müdahale planları için gerekli hazırlıkları yapmadı. Yangınlar ilk çıktığında bunun felaket boyutuna gelmesi engellenebilirdi, burada da ne kadar hazırlıksız olduğu ortaya çıktı, sanki göz yumuyordu. Yetmedi, yangınlar tüm kıta boyunca felaket halinde ilerlerken kendisi Hawaii’de tatildeydi, bu aslında işlerin kendisi için ne kadar tıkırında ilerlediğini gösteriyordu! Bunların yanında, Avustralya’daki maden ve kömür işletmecileri, yanan ormanlık alanların ranta açılabileceği umuduyla, yangınların oluşmasını izlediler, söndürülmesini engelleyecek lobi faaliyetleri de gerçekleştirdiler. Ortaya çıkan sonuç, Avustralya hükümetinin ve sermayesinin bu yangınlardan sorumlu olduğu ve önlemek için yapıcı çözümlerden kaçtığıdır.

Ne yapmalı?

Avustralya felaketi göstermiştir ki, yanan çam kozalağı gibi hızlıca parlayıp sönen dünya algımız ve kaygısızca unutan balık hafızamız var. Felaket ve trajediler karşısında nutkumuzun tutulması her geçen gün artmakta, fakat bu felaketlerin yaşanmasına bir çözüm getirememekte. Sistem ise bizi bunlara karşı çaresiz hissettirmekte, aynı akvaryum metaforunda olduğu gibi. Dayatılan popülist çözümler küresel yok oluşun veya barbarlığın önüne geçemez. Bu felaketlerin olmasını engellemek için, denetlenebilir ve kâr odaklarından uzak, çevre ve emek politikalarının merkeze oturduğu bir programa ve bunu savunacak bir aygıta, yani partiye sahip olmamız lazım.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.