Aynı gemideydik, boğulan biz olduk

TÜİK geçtiğimiz günlerde 2019 Ekim dönemi Hanehalkı İşgücü Araştırması’nı yayımladı. Bu araştırmaya göre, genç işsizliği bir önceki yıl yüzde 22,1 iken, Ekim 2019’da 25,2’ye yükselmiş. Kentsel genç kadın işsizliği yüzde 37’ye ulaşmış ve raporda yükseköğrenim mezunu kadın işgücünün işsizliği dikkat çekiyor. Kısaca, rapor kentlerde yaşayıp hayatını kazanmaya çalışan üç kadından en az birinin işsiz olduğunu itiraf ediyor.

Haydi biraz iyimser olalım ve tarlada mevsimlik çalışmaya çalışan kadınlardan veya kayıtdışı çalışıp hiçbir güvencesi olmayan sigortasızlardan hiç bahsetmeyelim. Çalışan şanslı azınlığa gelelim; yükseköğrenim görmüş o üç kadından birine. Şanslı azınlık buz gibi havada sabah hava aydınlanmadan evden çıkıyor (çünkü Bakanlar Kurulu bir gece ansızın kış saati uygulamasını kaldırmıştı), gece karanlığında tedirgin bir yolculuk sonrası işe ulaşıyor (çünkü çoğu işyerinde servis imkânı yok), ya sabır çekerek aşağı yukarı 10-11 saatini işyerinde geçirdikten sonra tekrar tekinsiz yollara düşüyor. Kimse çalışma koşullarından memnun değil. (Çünkü dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 7 bin lirayı aşmış durumda. Çalışanların ezici çoğunluğu en fazla asgari ücretin bir ‘tık’ üstünde maaşlara çalışıyor.) Alınan maaş ve çalışma koşullarıyla tablo hiç ama hiç iç açıcı görünmüyor.

Nitekim “Yemekhane kartımda para kalmamış sadece bir liram var” paylaşımıyla intihar eden gencecik Sibel’in umutsuzluğu da böylesi bir tabloda vuku buluyor. İşsizlik korkusu, gelecek kaygısı emekçilerin ruh sağlığını bozuyor. Her gün şiddet, her gün kaygı kadınları umutsuzluğa itiyor. Nasıl itmesin? Birimizin başına gelen, kalanlarımıza gözdağı oluyor. Korku korkuyu doğuruyor. Yine de bazen, Sibel’in intiharında olduğu gibi, birimizin umutsuzluğu birikmiş öfkeyi örgütlüyor ve protestolar büyüdüğünde İstanbul Üniversitesi’nde yemek zamları geri çekilebiliyor.

Bu hayat koşulları bize reva mı? Tabii ki değil. Peki, çözüm yok mu? Mesela, fazla mesaiye kalıp gece karanlığında eve dönmektense ek ikinci bir vardiya düzenlense, pekâlâ işsizler de çalışamaz mı? Sadece bu önlem bile kadın işsizliğini muazzam azaltacaktır.

Patronların 10-12 lira tanımladığı yemek kartlarıyla market alışverişi yapmaya çalışmamızdansa, işyerinde üç öğün ücretsiz yemek çıkabilir. Sadece bu bile kadınların ev içinde harcadığı emeği azaltacak. Bir yandan bu kadar da kolay işte, ama kuşkusuz bunlar patronlara hep ek maliyet. Saray rejimi, patronların ve kendi bekasının derdinde; memleketin hiçbir ihtiyacına karşılık gelmeyen, yüzlerce belirsizlik içeren, akıldışı harcamalara yol açacak inşaat ve betona dayalı “çılgın proje”lerin peşinde. Dahası, Türkiye de denizaşırı bir savaşta doğrudan askeri taraf haline geldiği tehlikeli maceralara sürükleniyor.

Bütün bu yaşadığımız deneyimler bize gösteriyor ki, ihtiyacımız olan batan geminin malları değil, geminin dümenini tamamen ters yöne çevirmek. Evde ve işte kendi başımıza verdiğimiz mücadeleyi, sömürünün ve cinsiyetçi ideolojinin hâkim olduğu bir dünyaya karşı verilen mücadeleye dönüştürmek. Ancak o zaman bu enkazın içinden çıkabiliriz.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.