Rejimin yayılmacı ihtirası şimdi kendisini tehdit ediyor

Türkiye İdlib’e yönelik askeri yığınağını sürdürüyor. Yığınağın miktarı ve çapı, harekâtın sadece İdlib çevresindeki gözlem bölgelerinin güvenliğini sağlamakla sınırlı kalmayabileceğini, Suriye rejimi güçlerine yönelik kapsamlı bir saldırıya dönüşebileceğine işaret ermekte. Suriye güçlerinin 3 Şubat’ta gerçekleştirdikleri saldırıda 7 Türk askerini ve bir kamyoncuyu öldürmesinin ardından RTE rejim güçlerinin şubat ayının sonuna kadar gözlem noktalarının gerisine çekilmesini, aksi takdirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bunu onlara yaptıracağını söylemişti. Ama rejim güçleri onun bu tehdidine kulak asmadığı gibi ilerlemelerini sürdürdüler ve bir hafta sonra, ayın 9’unda 5 Türk askerini daha öldürdüler. Bunların üzerine ve en önemlisi de Rusya desteğindeki rejim güçlerinin Türk silahlı güçlerinin bulunduğu gözlem noktalarını Hatay sınırına doğru itmesi, Erdoğan hükümetinin son dönemde politikasından düşürdüğü “Esad’ın tasfiyesi” söylemini tekrardan masanın üzerine koymasına neden oldu.

Hükümet yetkililerinin görece diplomatik bir dil kullanmaya çalışmalarının aksine bu niyetin çok daha kapsamlı bir yorumunu tek adam rejiminin yakın destekçisi Devlet Bahçeli 11 Şubat’taki grup toplantısında dile getirdi: “Esad tahtından indirilmeden ne Suriye’de ne Türkiye’de huzur gelecektir… Türk milleti başka seçenek görülmezse Şam’a girmeyi planlamalı, zalimleri yerle yeksan etmelidir. Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad”. Bahçeli’nin Rusya’yı eleştirmesi ve onu “güvenilir bir müttefik” olmaktan çıkarması da savaş naralarının bir parçası oldu. Onun bu ifadesi tabii milliyetçi duyguları hükümetin arkasında seferber etmeye yönelik bir retorik olarak görülebilir, ama bunun rejim içi bir basınç olduğunu da unutmamak gerekiyor.

RTE, Putin ve Esad’ın baskısı karşısında geri adım atmak ile Şam’a yönelik bir savaş tercihi arasında kendisini zafer tacıyla süsleyecek bir “ara yol” bulabilir mi? Bu noktada ciddi bir güçlük var. RTE, “Suriye güçleri şubat sonuna kadar Soçi sınırlarının gerisine çekilsin” şartından vazgeçip gözlem noktalarını şimdiki yerlerinden kaldırıp Rusya ve Suriye’nin istediği gibi İdlib’in batısına çekerse kamuoyu önündeki güvenirliğinin iyiden iyiye sarsılacağının farkında. Türk askerlerinin öldürülmesi onun tehditlerini unutmasını ve geri adım atmasını engelleyen önemli bir etmen.

Öte yandan egemen oligarşik burjuvazinin taleplerinin basıncı da tek adam rejiminin üzerinde etkiyen bir başka unsur. Askeri operasyonlar silah üreticilerinin ve tacirlerinin kasalarını dolduruyor. Krizden kurtulma çabasındaki inşaat oligarkları RTE’nin geri gönderilecek göçmenler ve sınırın her iki yanındaki sığınmacılar için Suriye’de kurmayı vaat ettiği köy kent projelerinin hayata geçirilebilmesini bekliyor. Tek adam rejiminin korunmasını ulusal sınırların ötesinde arayan milliyetçi ve Osmanlıcı faşizan ideologlar ise savaş tamtamları çalıyorlar. Bunların yanı sıra Ankara, İdlib’in anlaşmasız Suriye ve Rus güçlerine teslim edilmesi halinde sıranın Türkiye’nin Afrin ve Cerablus’taki varlığının sorgulanmasına geleceğinden endişe ediyor. Dolayısıyla da İdlib anlaşmazlığı dönüp dolaşıp “ülkenin bekası” sorununa bağlanıyor. Ve bütün bunlar tek adam rejiminin yayılmacı karakterini belirliyor.

11 Şubat’ta Ankara’da yetkililerle görüşmelerde bulunan Rus heyetinin herhangi bir anlaşmaya varılamadan geri döndüğü söylendi. Bu durum Rusya’nın Türkiye’yi sınır bölgesine doğru itme ve orta vadede de Suriye’den çıkarma stratejisinde ısrar ettiğini gösteriyor.

Bu basınçlar altındaki RTE 12 Şubat’ta düzenlenen meclis grubu toplantısında, Bahçeli’nin de katkısıyla milliyetçi histeriyle kışkırtılmış kesimler ile Türkiye’nin Suriye’deki (ve tabii Libya’daki) varlığını sorgulayan kitleler arasından -tabii bu ikincileri aynı zamanda nerdeyse vatana ihanetle suçlayarak- sıyrılmaya, ama aynı zamanda savaş yanlılarının taleplerine de yanıt vermeye yönelik bir strateji çizmeye çalıştı: “Şubat sonuna kadar Rejimi Soçi sınırlarının ötesine atmakta kararlıyız. Havada bunu yaptık. Karada da bunu gerçekleştireceğiz. Gözlem noktalarımıza en küçük bir zarar gelmesi durumunda hiçbir sınıra bağlı kalmadan rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum.” Yani, “Suriye birlikleri Türk gözlem noktalarının gerisine çekilmezse biz onları oraya iteceğiz, bu arada bize zarar vermeleri durumunda onları Şam’a kadar kovalayacağız”, demektir bu.

Esad rejimini destekleyen Rusya, Ankara’nın bu projesini gerçekleştirmesine izin verecek mi? Rus heyetinin anlaşmaya varamadan geri dönmesi bu kararın Putin tarafından alınacağını gösteriyor. Öte yandan ABD de olaya müdahil olmak istiyor ve nitekim dışişleri bakanı Marc Pompeo 9 Şubat’ta “Rusya ve Esad rejiminin saldırıları son bulmalı. (ABD’nin Suriye özel temsilcisi) James Jeffrey’i bu saldırılara yönelik atılacak adımların koordinesi için gönderdim. NATO müttefiki Türkiye’nin yanındayız”, diye açıklamada bulunmuştu. 11 Şubat Ankara’ya gelen James Jeffery de “Türk hükümetiyle durumu gözden geçirmek ve mümkün olduğu kadar destek vermek istiyoruz… Şam rejiminin saldırılarını ABD olarak şiddetle kınıyoruz. Azami dayanışma içerisinde bulunmak istiyoruz. Bundan dolayı Türk müttefiklerimizle yakın irtibat halinde olmayı sürdüreceğiz”, diyerek ABD emperyalizminin Suriye toprakları üzerinde vekilleri aracılığıyla Rusya ile askeri bir bilek güreşine tutuşmaya hazır olduğunun işaretini verdi.

Oligarkların kâr hırsı ve rejimin beka endişeleri sonucunda ülkenin bir savaşın eşiğine sürüklenmesi sonucunda egemen sınıflar arasındaki bölünmeler de derinleşiyor. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski 5 Şubat’ta yaptığı konuşmasında, “Türkiye’nin huzuru ve istikrarı, herkesle masaya oturabilmesi, bölgenin huzuru ve istikrarı için çok önemli. Bölgenin huzuru ve istikrarı da Türkiye için çok önemli… Suriye, S-400 derken üzerine eklenen Libya ve Doğu Akdeniz sorunları küresel akımlardan yeterince yararlanmamızı engelleyebilir” diyerek temsil ettiği kesimlerin askeri çözümlerden ziyade “barışçıl” politikalardan yana olduğunu ortaya koydu.

Öte yandan üst düzey bir askeri harekât kararının meclisten dahi geçirilmemesi, sadece dört yılda bir oy vermeye dayalı sözde bir demokrasi oyununa hapsedilmiş ve üstelik meclisteki vekilleri işlevsiz hale getirilmiş olan emekçi kitleleri de emperyalist ve yayılmacı güçler arasındaki bu politik ve askeri satranç hamlelerini dışardan izlemeye mahkûm ediyor. Suriye’deki halklar ise, kendi kaderlerini tayin hakkından ve imkanından mahrum halde, başlarına yağacak bombaların nereden geleceğini bilememenin endişesiyle hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Emekçi halkın bütün bu ölümcül senaryoların hiçbirinden bir çıkarı yok. Olmadığı gibi, sömürü ve savaş çılgınlıklarının faturasını da ödemeye mahkûm ediliyor. İşçilerin ve emekçilerin ihtiyacı savaş değil, “iş, ekmek ve özgürlük”tür. Emekçilerin yayılmacı politikalara son verebilmeleri için; Suriye halklarının kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için; Emperyalistlerin ve yayılmacı güçlerin Suriye’den defedilebilmesi için, tüm emek örgütlerinin birlikte bu oyuna son vermenin yolunu bulmaları gerekiyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.