Rejimin salgını baskıcılaşmak için mazeret olarak kullanmasına izin vermemeliyiz

Covid-19 virüsü uluslararası ölçekte yayılımını sürdürürken, 6 hafta boyunca bir sağlık tehdidi olarak virüse karşı hiçbir önlem almamış olan sayısız burjuva rejim, şimdi işçileri ve halkı baskı altında tutmalarına yarayacak olan tedbirleri hayata geçirmeye başladı. Fransa, İtalya ve daha birçok ülkede ordu sokağa indi. ABD Ulusal Muhafızlar’ın kullanımını tartışıyor.

Türkiye ise İngiltere, Brezilya ve İran gibi polisiye önlemler alan ülkeler arasında. Hükümet herkesi “Evde Kal!” sloganı altında izole etmeye çalışsa da, işçi ve emekçilerin ücretli izin hakları tanınmadığı için milyonlar hâlâ kalabalık ve sağlıksız işyerlerinde çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor.

Başkanlık rejiminin aldığı polisiye tedbirlerle Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) alınması gerektiğini söylediği önlemler arasında ise hiçbir benzerlik yok. DSÖ sınırların kapatılması, ordunun sokağa indirilmesi, polisiye tedbirlerin alınması gibi politikaların faydasız olduğunu defalarca dile getirdi. DSÖ’nün öne çıkardığı üç önlem şuydu: Herkesin koşulsuz olarak teste ulaşımını sağlamak, tehdit altındakilerin tıbbi takip altında olması ve hastaların koşulsuzca, bütün yönlerden tedaviye alınması.

Başkanlık rejimi bu üç maddenin hiçbirini gerçekleştiremediği gibi, salgının toplum üzerinde yarattığı felç edici etkiyi fırsat bilerek, 23 Mart sabahı HDP’li dört belediyeye kayyum atadı. Bu, salgın krizini fırsat bilerek, Kürt halkının demokratik haklarına karşı gerçekleştirilen en kirli saldırı girişimlerinden biridir.

Süreklileşmiş bir OHAL rejimi olarak başkanlık rejiminin o çok övündüğü İHA’ları ve hava savunma sistemleri virüse karşı savaşımda hiçbir işe yaramadı. Anlaşılan konut kredilerinin peşinatını %10’a çekmek de virüsün yayılmasını engellemiş gibi durmuyor. Rejim virüs karşısında sermayedarların zenginliğini muhafaza etmeye çalışıyor ve işçilerin ve emekçilerin hayatlarını koruma kapasitesine sahip olmadığını her geçen dakika yeniden ispatlıyor.

Hem dünyada hem de Türkiye’de virüs bir kere yayılınca, rejimler buna baskıcı önlem paketleri açıklayarak cevap verdi. Bunun ne ifade ettiğini anlamak çok önemli.

Bunun anlamı, milyonlarca insanın hayatının tehdit altında olduğu uluslararası bir krizin patlak vermesiyle beraber, dünya kapitalizminin ve onun bir parçası olan Türk Başkanlık rejiminin bu krize demokratik haklara ve mevzilere saldırmaksızın cevap veremediğidir. Patronlar sınıfının ve onların hükümetlerinin bu yaşamsal krize verebildikleri biricik cevap, kitleleri açlığa ve baskılara mahkûm etmek olmuştur. Bu, onların çürümüşlüğünün bir yansımasıdır.

Burjuvazinin bu planına karşı mücadele etmek şart. İşçiler ve emekçiler seferber olacaklarsa, bu seferberliğin gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri altında olmasının zorunlu olduğunun bilinciyle olacaklar. Dolayısıyla bugün koronavirüse karşı hakkımız olan parasız sağlık önlemlerini talep ederken, aynı zamanda ekonomik, demokratik ve sosyal haklarımız için de  mücadele etmiş oluyoruz.

Rejimlerin baskıcılaşma yönünde sergiledikleri eğilim, işçileri yanılgıya düşürmemeli. Çünkü baskı kullanan birisi, baskıyı kullanmak zorunda kalan birisidir. Baskıyı kullanmadan yönetememeye başlamış olan birisidir. Başkanlık rejiminin polisiye önlemlerinin altında, onun bu virüsün açığa çıkardığı toplumsal hoşnutsuzluk karşısında kırılganlaşmış olması vardır.

Pandeminin Türkiye’deki işçi ve emekçilerin kafasında sopa sallanmasının mazereti olmasına ve genel olarak da Türkiye’nin sopayla yönetilmesine izin veremeyiz. Bu yüzden virüse karşı mücadeleyle, demokratik haklarımız için verdiğimiz mücadele bir ve aynı kümededir.

Fotoğraf: Zhang Peng/LightRocket – Getty Images

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.