İşçiye demokrasi ne gerek… (mi?)

6

AKP-MHP koalisyonunun oyları anketlere göre eridikçe ortalıkta bir erken seçim tahminleri yarışı başladı. Bu yarış içinde hükümet “müjdeli” haberler vererek taraftarlarını ayakta tutmaya çalışıyor. Muhalefet ise Tek Adam rejiminin değiştirilip parlamenter sisteme geçiş anlayışı etrafında kümeleniyor. Bu konuda işçilerin tutumu ne olacak?

İşçi bilincinin ve mücadelesinin önemini kavrayamayan veya göz ardı etmek isteyenler, “işçi, cebindeki paraya bakar” derler. Yani onlara göre işçiler için iktidarda kimin olacağı önemli değildir; hatta başta baskıcı, antidemokratik bir hükümet olsun fark etmez, yeter ki işçinin cebine para girsin.

Bu küçümseyici bakış doğru mu? Evet, bir bakıma doğru; ama her aşağılayıcı demagoji gibi yarım doğru. Doğru olan yarısı şu: İşçiler elbette kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilmek için insanca bir ücret almak isterler. Yanlış (hatta yalan) olan diğer yarısı ise, işçinin cebi ile politika ve demokrasi arasındaki ilişkiyi görmediği.

Örneğin, işçi, ücretinin ve sosyal haklarının iyileşmesi için sendikalı olmak ister. Öyle ya, sendikaya üye olmak yasal ve demokratik bir haktır. Ama işçi sendikaya üye olmaya kalktığında patron tarafından işten atılır, yani demokratik bir hakkını kullanmak istediğinde ekmeğinden olur. Patron-hükümet işbirliğiyle demokratik hakkından mahrum edilir.

Başka bir örnek: İşçi işyerinde işverenin baskıları arttığında buna karşı koymak ister. Karşı koymanın en etkili yollarından birisi elbette şalteri indirmektir. İşçiler işi durduğunda ise, işverenin çağrısıyla polis jandarma hemen kapıya dayanır, tutuklamalar başlar. Yani işçi, üzerindeki baskıyı protesto etmek gibi son derece insani ve demokratik bir haktan mahrumdur. Ödeyeceği kefaret de tutuklanma, hapis değilse, en azından işten atılmak, böylece tekrar açlığa mahkûm edilmektir.

Sendikalaşma nedeniyle ya da herhangi bir haksız nedenle arkadaşın işten atılır, kapıda toplanıp durumu protesto edersin, gene kolluk kuvvetleriyle çevrelenirsin. Greve çıkarsın; başta grev gözcüleri ve temsilciler olmak üzere işçiler, bu yasal haklarını kullanmasınlar diye bin türlü baskıya uğrarlar.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Peki, işçiler ekmek paraları ile demokrasi arasındaki bu bağın farkında değiller mi? Elbette farkındalar, ama ortada bir güven sorunu var. İşçi kendisine güvenir, ama toplu olarak hareket etmek gerektiğini düşünür ve bu da bir örgütlenme meselesidir. Bu noktada eğer işçi örgütsüzse ya da örgütlü olduğu -örneğin- sendikasının yönetimine güveni yoksa, elbette elini şaltere uzatmakta tereddüt eder. Demokratik hakları için mücadeleye atılmakta tereddüt eder.

Şimdi bu durumu işçi sınıfının bütünü ve ülke düzeyinde düşünün. Eğer işçiler demokratik hakları doğrultusunda toplu bir seferberliğin gerekliği olduğuna inanırlarsa, bunun hangi örgütlülük altında olacağına bakarlar. Hangi sendikalar, hangi politik partiler veya başka işçi örgütleri aracılığıyla yapılacaktır bu? Bu örgütler yeterince birlik halinde mi? Bunların yöneticileri yeterli kararlılığa sahipler mi? Kendilerini yarı yolda bırakma ihtimalleri var mı? Kısacası işçi sınıfı, kararlı ve güvenilir örgütlülük arar. Buna da hakları var elbette. Ama işçiler olarak bir noktayı daha akıldan çıkarmamamız gerekiyor: Bu örgütlülüğü yaratmak aynı zamanda bizim elimizdedir. Eğer yaşam koşullarımızın iyileştirilmesi bize demokratik ve sosyal haklarımız için mücadeleyi zorunlu kılıyorsa, bunun gerektirdiği örgütlenmeyi bizzat biz geliştirmeliyiz. İşyerlerimizden başlayarak, tüm mahalle, kent ve ülke düzeyinde işyeri komiteleri kurarak, sendikalaşarak ve elbette sınıfımızın politik partisini adım adım inşa ederek.

Yorumlar kapalıdır.