Salgın yükselişte; iktidar halk sağlığı değil kâr peşinde

109

Pek çok Avrupa ülkesinden ardı ardına koronavirüs vaka sayılarında artış haberleri geliyor. Bu, Avrupa’da ikinci dalganın başlayıp başlamadığı tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Peki ya biz? Sağlık Bakanı Koca, 20 Mayıs’ta “ikinci dalga beklemiyoruz” açıklamasında bulunmuştu. 1 Haziran’da Türkiye bir anda “normalleşmiş,” koronavirüse karşı alınan tedbirler salt vatandaşların maske takması, ellerini dezenfekte etmesi ve sosyal mesafeyi koruması gibi bireysel tedbirlere indirgenmişti. Virüs bu nedenle hiçbir zaman kontrol altına alınamadı. Vaka sayılarında ümit edilen düşüşün bir türlü yaşanmaması karşısında tedbirler sıkılaştırılmazken, Koca haziran ayı sonunda durumu “salgın döneminin öngörülemez olduğu” şeklinde değerlendirmekle yetindi. Son günlerde açıklanan yeni vaka sayıları, 1 Haziran’da kaydedilen sayının neredeyse iki katı. Bu ister birinci dalganın ikinci zirvesi olsun ister ikinci dalga… Virüs yayılımının yeniden gözle görülür bir yükseliş sürecine girdiği aşikâr. Peki bu yükseliş gerçekten öngörülemez ya da engellenemez miydi?

Cevabı, geçmişte yaşanan bir salgına bakarak verelim. Dünya çapında İspanyol gribi olarak bilinen ve yaklaşık 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan H1N1 influenza pandemisi de 1918 yılının şubat ayında yayılmaya başlamış ve ağustosta ikinci dalgası patlak vermiş, en çok ölüm de ikinci dalga sırasında gerçekleşmişti. Koronavirüsün aksine mevsimsel olan influenza virüsünün yaz aylarında düşüşe geçmesi normaldi; asıl sorun ikinci dalganın ilk dalgadan çok daha şiddetli olmasıydı. Bunun nedeni ise o dönemde de pandemiyle mücadele kapsamında ilk aşamada alınan tüm tedbirlerin ekonomi ve savaş politikaları gözetilerek kaldırılması, yükselen tepkilere rağmen üretimin arttırılarak okulların açılması ve pandemiyle mücadelenin tepedekilerin halka “öksürürken mendille ağzınızı kapatın” uyarılarıyla sınırlı kalması, yani tek kelimeyle tedbirsizlikti.

Aradan geçen 100 yıl içinde yaşanan onca teknolojik ve tıbbi gelişmeye rağmen, şu an içinden geçmekte olduğumuz pandemi süreci o dönem yaşananların adeta tekrarı niteliğinde. İktidarın sürecin “öngörülemez” olduğu iddiaları, tedbirsiz, plansız ve başarısız bir minareyi kılıfına uydurma çabasından ibaret. Yani emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli olarak kabul eden bir sistemi sürdürmek adına atılan adımların yarattığı ekonomik, sosyal, sağlık ve çevre yıkımını iktidar bize “öngörülemez” bir süreç olarak pazarlıyor. Pandemiyle derinleşen ekonomik krizden çıkış yolu bulamayan ve faturayı sosyal hakların gaspı, kısa çalışma ödenekleri, borçlandırma gibi yollarla zaten işçi ve emekçilere kesen iktidar, “biz elimizden geleni yaptık ama vatandaş maske takmadı” diyerek vakalardaki yükselişin sorumluluğunu da bizlerin üzerine yıkmaya çalışacak.

Biz işçi ve emekçilerin sorması gereken soru şu: “Biz maske takıyoruz, peki siz ne yapıyorsunuz?” Kaynakları patronlar için mi yoksa pandemi döneminde işini veya gelirini kaybeden insanlar için mi seferber ettiniz? Pandemi döneminde katlanarak artan kadın cinayetlerine yönelik önlem aldınız mı? Artan işsizlik ve enflasyona karşı halkın çıkarlarını gözeten bir ekonomik düzen kurdunuz mu? Yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda doğru filtrelendirmeye sahip olmayan havalandırma sistemlerinin kapalı alanlarda maskenin bile engelleyemediği küçük damlacıklar kanalıyla virüsü yaydığı kanıtlanmışken, işyerlerinde, fabrikalarda, otobüslerde, açmayı planladığınız okullarda bulaş karşıtı önlemler aldınız mı? Durum çok açık. Mesele “öngörülemezlik” değil, “öncelik” meselesi. Çözüm ise, rejim içi sahte çözümler ve müjdeler değil, emekçiler ve ezilenler için gerçek bir siyasal seçeneği yükseltebilmemizden geçiyor.

İllüstrasyon: Dünya Sağlık Örgütü

Yorumlar kapalıdır.