Timur Selçuk’un ardından: İşçiyi kör kuyularda merdivensiz bırakmadı

8

Timur Selçuk hakkında söylenecek söz çok. Ailesi, Türkçe sözlü hafif batı müziğine katkısı, aşk şarkılarından Türkiye işçi sınıfı için yapılmış marşların besteciliğine evrimine ve hatta kısa bir mistisizm durağından sonra yeniden görünür bir muhalifliğine kadar nevi şahsına münhasır biriydi. Timur Selçuk hakkında şimdilik kendimi tek nokta ile sınırlayacağım. Timur Selçuk işçi sınıfının yanında ilk yer aldığı günden bu yana işçilerden yana tavır almayı hiç bırakmadı. Peki bir ünlü ve üstat olarak onlarca farklı seçeneğe sahipken Timur Selçuk’un ömrünün sonuna kadar bizleri hiç yalnız bırakmaması bizim için mühim bir mesaj olabilir mi?

Lise ve üniversite yıllarımın vazgeçilmezi ve tüm “farklı” yönlerine rağmen hep hayranı olduğum Timur Selçuk’u ben de pek çok başka arkadaşım gibi erken dönem aşk şarkıları, Orhan Veli’ye yaptığı besteler ve devrimci marşları ile tanıdım. Can Yücel ve Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları ile beraber hazırladığı “Tak Tik”[1] adlı Brecht şiirlerinin bestelerinden oluşan şahane plağı dinleyince de hayranlığım artmıştı.

Timur Selçuk’u ilk kez, okuduğum liseye geldiğinde görmüştüm. Ne denli heyecanlı olduğumu hâlâ hatırlıyorum. Okulda sadece İstiklal Marşı için kullanılan ve ne derece iyi olduğundan hiç emin olmadığımız orgun Selçuk için hazırlanan masanın yanında piyanist şantör düzenince hazır beklemesi pek çoğumuzda bir endişe yaratmıştı. Neyse ki Timur Selçuk geldi ve yerine oturur oturmaz şarkı söylemeye başka bir zaman geleceğini şimdilik sadece sohbet etmek istediğini söylemişti. Kötü bir orgdan Timur Selçuk’u dinleme tehlikesini atlattığımızı sanmıştık ama bir de ne olsun? Timur Selçuk sohbeti boyunca neredeyse yalnızca dinden, inançtan ve sonrasında da iyi bir Müslüman ve iyi bir insan olmaktan bahsedince, “Nereye Payidar”, “1 Mayıs Marşı”, “Halet Rezaki’nin şarkısı” ya da hiç değilse Münir Nurettin Selçuk hakkında şeyler duymak isteyen bizler büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. İşçi sınıfına olan inancın ne derecede belirleyici ve pek çok eğilimin üzerinde olabileceğini ise daha sonra anlayacaktık.

Bu hayal kırıklığı önce farklı bir biçimde kırıldı. Her şeyden önce 90’ların sonu ve 2000’lerin başında mistisizme eğilen Timur Selçuk hâlâ işçi emekçileri üzecek tek bir davranışta bulunmuyordu. Bu dönemde Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Bedreddin” adlı oyun politik bir “sosyal etkinlik” olarak ilk kez toplu bilet aldığım oyun olmuştu. Oyunun sırasında “Bahçe benem gül de benem/ yetmiş iki gül de benem/ Bedreddinem ben Bedredinem/ ben de halimce Bedreddinem” sözlerini Timur Selçuk’tan –ilk kez- duyduktan sonra kendisine olan hayranlığımın hiç bitmeyeceğini anladım. 2010 yılındaki Taksim’de gerçekleşen 1 Mayıs’ta, 1 Mayıs marşını bizzat seslendirmesi de üstadın işçi emekçileri asla yalnız bırakmayacağını bir kez daha gösterdi. Gezi Direnişi’nde de yanımızda olmaktan geri durmamıştı. Sonrasında da hem gönlümüzde hem de mücadelemizdeki yerini sarsılmaz bir şekilde korudu.

2014 yılında çalıştığım çağrı merkezinde bir gece ben vardiyadayken Timur Selçuk aramıştı. “Sedat beyefendiciğim…” diye başlayan, o saatte aradığı için verdiği rahatsızlıktan ötürü özür dileyen, sorununu “arz edip” yardım “istirham eden” bu ses sadece mücadele halindeyken değil, ekmeğini kazanırken de işçi-emekçiye hak ettiği saygıyı sunduğunu gösteriyordu.

Timur Selçuk’u son olarak 2017 yılında DİSK’in 50. yıldönümü için toplandığımız Şişli Cemal Candaş Kültür Merkezi’nde görmüştüm. Bu kez canlı canlı dinleme hayalim gerçekleşti. “Nereye Payidar”ı söyledikten sonra izleyicileri “Timur Selçuk’u her yerde bulamazsınız. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum ve öyle her yere gitmem ben. Koyun telefonunuzu cebinize kendi kulağınızla dinleyin” diyerek efendiliğini bozmadan “uyarıp”, bu zahmete yalnızca işçi-emekçiler için katlanacağını da birkaç kez vurgulamıştı. O gün işçilerin örgütü DİSK aradı diye “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyun gösterimini iptal edip gelen Genco Erkal ve yaşamı boyunca sansürden çok çekmiş olan Timur Selçuk’un TRT Denetleme Kurulu’nda yer aldıktan sonra şarkılarındaki prozodi hatalarından ötürü TRT’de çıkmasına engel olduğu söylenen Zülfü Livaneli de hazır bulunmaktaydı. Timur Selçuk diğer dostları ile beraber o koca mücadelelerden sonra şimdi hepi topu bir salona sığan işçi sendikasına burun kıvırmamış, işçi sınıfından geldiğini bildiği davete icabet etmişti. Timur Selçuk burnu büyüklük yapıp işçi sınıfını suçlamamıştı. Sadece bir üzüntüsünü dile getirmişti. DİSK’in üst katında eskiden bir piyano varmış. Ve o piyano çok güzelmiş. Pek çok sanatçı ile beraber DİSK’e gelip işçi emekçilere piyano çalarlarmış. Sendikaların işçiler için en iyisine ulaşması gerektiği, geçmişine de, mücadelesine de, işçisine de, piyanosuna da sahip çıkmasını istemişti. Çünkü O’nun gözünde toplumun kurtuluşu ile işçi sınıfı mücadelesi arasındaki büyük bağ hâlâ sabitti ve işçi sınıfı –örgütüyle de piyanosuyla da- en iyisine layıktı.

Timur Selçuk doğrusu ve yanlışları ile geride bıraktığı hayatının ardında hiç unutulmayacak şarkılar bıraktı. Ölümü sebebiyle önümüzdeki günlerde Murat Meriç gibi yazarlardan kendisini okumayı, böylece dinlediğimizi daha iyi anlayabilmeyi umuyorum. Ama bu şarkılar O’nun tek mirası değil. En kötü zamanlarında bile işçi sınıfı örgütlerine olan güveni bize gösteriyor ki Timur Selçuk sınıf mücadelesi ve demokrasisini ilerletmek için “Güneşin Sofrası”na katılmaya çağıran ses olmayı hep sürdürecek. Bu yoldan uzaklaşıp kendi çıkarının ya da kendince yeni yolların peşinde olanları ise “Çıkmaz bu yolun çıkmaz bu yolun çıkmaz bu yolun bir yere” diye azarlayacak.

Çok farklı bir sınıfsal kökenden gelip, çok farklı olanaklara sahip olan, başka türden ideolojilerin etkisinde kalmasına rağmen işçi sınıfından ve onun örgütlerinden umudunu kesmeyen bir sanatçı varken, umudun merkezindeki biz işçi emekçiler bu çabadan daha azını yapamayız. Timur Selçuk kör kuyularda merdivenimiz, denizler ortasındaki yelkenimiz olacak ve biz de işçiden yana olan biricik umudu yeşertmeyi sürdüreceğiz.


[1] Selçuk’un bestelediği ve seslendirdiği bu albüm pek çok yönü ile özgünlüğünü koruyor. Yakın döneme kadar gündemde olan korsan üretime karşı, arka kapağında “Bu plağı ne kadar çoğaltır ve yayarsanız o kadar seviniriz… Bu düzen böyle mi gidecek?!…” notuna sahip ve bu durum dönem itibarıyla türünün bildiğim tek örneği.

Yorumlar kapalıdır.