İmralı ziyareti ne anlama gelmiyor?

Kürt sorununu bir kapıya benzetirsek bugüne dek o kapıyı açmak için uygun bir anahtar kullanmak dışında her türlü yöntem denendi. Yeri geldi, kapı yok sayıldı. Yeri geldi, kapı kırılmaya çalışıldı. Yeri geldi, kapı önüne duvar örüldü. Yeri geldi, “kapıyı çalalım, ev sahibiyle konuşalım” diyenlere bedeli baskıyla, şiddetle, hapis cezalarıyla ödetildi. Nihayetinde Kürt sorunu yüzyıllık bir birikimin ürünü olarak siyasi hayatın tam merkezine yerleşti. Bu çerçevede komisyonun İmralı ziyareti o kapıyı çalma, ev sahibiyle konuşma anlamına geliyor. Askeri çözüm yerine siyasetin, yok sayma yerine diyaloğun, asimilasyon yerine eşit ve özgür bir arada yaşamın ön planda olması doğru bir yöntem. Ama sürecin tamamına ermesi ve bunların gerçekleşebilmesi ancak uygun anahtarla olabilir. O anahtar siyasi demokrasi. Bu anlamda İmralı ziyareti siyasi demokrasi anlamına gelmiyor.

Peki siyasi demokrasi sürecin neresinde? Kürt sorununda belirleyici olan demokratik çözüm yöntemi mi? Sorunu “devlet mi”, meclis/siyaset mi çözecek? Çözüm yöntemi ne olacak? Bu sorular ve yöntem farklılıkları İmralı ziyareti tartışmalarında bir kez daha kendini gösterdi. CHP, “milletin geniş kesiminin onayını almayan yöntemlerle” sürecin yürümesine karşı olduğunu ifade ederek İmralı’ya gidilmesine karşı tutum aldı. Bununla birlikte Öcalan ile görüşülmesine ilkesel olarak karşı olmadığını açıkladı. Bir anlamda topu taca atarak “bu eli pas geçiyorum” demiş oldu! Bunun üzerine DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bu görüşmeler devletle yapılıyor, AKP-MHP’yle değil” diyerek CHP’nin tutumunu eleştirdi. Bir anlamda sürecin siyaset ve meclis üstü bir konumda olduğunu (ki öyle ise bu durumda toplumun da üstünde demektir) ifade etmiş oldu. Eğer öyle ise neden bir komisyon kurulduğu, komisyon heyetinin Öcalan ile görüşmesinin ne anlama geldiği ayrıca açıklanmaya muhtaç. Çünkü bugüne dek sorunun halli hep devlete havale edildi. Meclis ve siyaset devletin çizdiği rotayı izledi. Sonuç ortada. Bu anlamda İmralı ziyareti Kürt sorununda meclisin ve siyasetin başat aktör haline geldiği anlamına gelmiyor.

Kürt sorunu, siyasi demokrasi noksanlığının bir sonucu olarak var oldu. Eğer sorun çözülecek ise bu ancak siyasi demokrasiyle mümkün olabilir. Eğer siyasi demokrasi önündeki fiili/yasal antidemokratik engeller ortadan kalkmayacak, mevcut olağanüstü hal rejimi olduğu gibi devam edecek ise Kürt sorunu nasıl çözüme kavuşacak? Nitekim gerekli demokratik adımlar gecikiyor. Süreç şeffaflıktan uzak bir şekilde ilerliyor. Eşzamanlı olarak CHP’ye yönelik siyasi operasyonlar devam ediyor. Demirtaş’ın tahliyesi konuşulurken İmamoğlu’na binlerce yıllık dava açılıyor. Kürt siyasetçilere zindanların kapısının açılması beklenirken CHP’li siyasetçiler zindanlara atılıyor. DEM Parti üzerindeki siyasi baskı gevşerken CHP’ye kapatma davası gündeme geliyor. Kayyum politikası DEM’den CHP’ye yön değiştirerek devam ediyor. Siyasi demokrasinin soluk borusunu Tek Adam rejimi sıkıyor. Ama AKP-MHP iktidar bloku ortada antidemokratik bir tablo yok gibi davranıyor. Doğal olarak “Çözüm süreci neyi çözüyor?” sorusu gündeme geliyor. Çözüm kendi başına siyasi demokrasi yaratamaz. Aksine, ancak siyasi demokrasinin varlığı çözüm için gerekli koşulları ve ortamı sağlayabilir. Tablo buyken İmralı ziyareti bu yönde atılmış bir adım anlamına gelmiyor.

Yorumlar kapalıdır.