Süreç rölantide, gözler Suriye’de

Hükümet ile Kürt siyasi hareketi arasında yürüyen süreç tıkandı ama sona ermiş değil. Daha ziyade her adımın Suriye sahasındaki güçler denklemine endekslendiği ve sürecin içerdiği diğer tüm başlıkların ikincilleştiği bir uğraktayız.

Ortak raporun yazımı için meclis komisyonunun önüne iki ay gibi uzunca bir süre koyulmuş olması da iktidar kanadındaki “bekleyelim, görelim” tutumunun ağırlık kazandığını gösteriyor.

Siyasi partilerin komisyona sunduğu raporların da tekrar gün yüzüne çıkardığı gibi olağan koşullarda uzlaştırılması mümkün olmayan “terörün tasfiyesi yoluyla güvenliğin tesisi” ve “barış yoluyla demokratikleşmenin inşası” şeklinde özetlenebilecek iki zıt perspektif varlığını muhafaza ediyor. Fakat Suriye’deki anlaşmazlık sulh ile çözülürse masanın iki tarafı da pragmatik davranarak bir orta yol bulmakta zorlanmayacaktır.

Gelgelelim, bu topraklarda bir asrı aşkın süredir devam eden ulusal sorunun Kürt halkının hak ve özgürlükleri tam bir güvence altına alınmadan çözülemeyeceği de mevcut sürecin böyle bir çözüme hizmet etmekten uzak olduğu gerçeği de kendini farklı olaylarda açığa vuruyor.

İktidar sözcülerince Suriye Kürtleri her fırsatta parmak sallanarak tehdit ediliyor. En ufak statü ihtimali hararetle reddediliyor. Bir yandan ABD emperyalizminin dümen suyunda yol alınıp Şara hükümeti ile İsrail’in arasını hoş tutmaya mesai harcanırken öte yandan Suriye Kürtleri İsrail’in paralı askeri ilan edilerek şeytanlaştırılıyor. Bir yandan Şam ile SDG arasında görüşmeler sürerken öte yandan ne hikmetse Halep’teki Kürt mahallelerini hedef alan saldırılar bir türlü son bulmuyor. Demek ki bırakalım demokratikleşmeyi, kalıcı bir barış için ve hatta ciddi bir müzakere için dahi terk edilmesi gereken siyaset halen hem sınırlar dahilinde hem sınır ötesinde devrede: “Kürt anasını görmesin.”

Halbuki Kürt sorununun ortaya çıkışı ve derinleşmesi en başta Türk egemen sınıflarının bu tutumunun sonucudur. Keza bu sorunun çözümü, demokratikleşme meselesinden ayrı da ele alınamaz. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin -ve elbette egemen ulus dışında kalan tüm diğer kimliklerin- tabi kılınması ülkede hiçbir zaman asgari bir burjuva demokrasisine dahi yaklaşılamamış olduğu gerçeği atlanarak kavranamaz.

Nitekim içeride de “yahu bu memlekette bir şeyler olumlu yönde değişecek galiba” denilmesini mümkün kılacak bir esinti yok, aksine yaprak kımıldamıyor: Kürt halkı için ulusal demokratik mücadelesinin sembollerinden biri haline gelmiş Leyla Zana’ya, aslında onun şahsında Kürt halkına stadyumlar dolusu ırkçı lümpen tarafından organize şekilde sövülürken, mesele iktidar sözcülerince göstermelik bir iki kınama lafıyla geçiştiriliyor.

Bu noktada Kürt meselesinin bir bütün olarak siyasal demokrasi meselesi ile kopmaz şekilde bağlı oluşunu hatırlamak gerekiyor. Demokratikleşme ise salt konjonktür zorlamasıyla, jeopolitik gerilimlerin basıncıyla koparılıp alınabilecek bir ödün değildir. Bu şekilde tesis edilecek bir barışın dahi kalıcı olacağı hayli su götürür.

Demokratikleşme yönünde atılması gereken adımların dile getirilmesi iktidar cenahınca “meseleyi sulandırmak” olarak kodlanırken, Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay hala rehin tutulurken, kayyum siyasetinden geri adım atılmamışken, İmamoğlu ve CHP’yi hedef alan siyasi operasyon ve davalar sürerken bu siyasal atmosferde çeşit çeşit ırkçı aparatın da zehirlerini uluorta kusma cesareti bulması son derece normal değil mi?

Yorumlar kapalıdır.