“Ağır” hesaplar ve emperyalizmin çıkmazı

21. yüzyılın ikinci çeyreği fiilen başladı. Bu yeni perde, emperyalizmin yapısal krizinin derinleştiği, hegemonyanın sarsıldığı ve paylaşım gerilimlerinin vites yükselttiği bir döneme açılıyor. ABD’nin Trump’ın suretinde cisimleşen saldırganlığıyla, Monroe Doktrini tozlu raflardan indirilip masaya kondu. ABD, tüm Amerika kıtasını “arka bahçesi” olarak gördüğünü, burada Çin’in ticari ve siyasi varlığına tahammül etmeyeceğini, kıtanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kayıtsız şartsız ABD holdinglerine açılması gerektiğini ilan etmiş durumda. Grönland da bu kıtaya dahil.

Güney Amerika’nın siyasi haritasına bakıldığında, Arjantin’de, Peru’da ve Şili’de “Trumpist” iktidarların emperyalizmin yerel acenteleri olarak birtakım siyasal mevzileri tuttuğu görülüyor. Bu kuşatma altında gözler, kaçınılmaz olarak dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Venezuela’ya çevriliyor. 3 Ocak günü narkoterör kılıfıyla Maduro’nun kaçırılması ABD’nin ana hedefi değildi. Venezuela’yı ehlileştirmek için bir başlangıçtı sadece.

ABD, kaya gazı devrimiyle birlikte hafif petrol açısından zenginleşti ve ihracatçı konuma geldi. Ancak bu madalyonun sadece bir yüzüdür. ABD’deki mevcut rafinerilerin teknolojik altyapısı, on yıllar önce “ağır petrol” işlemek üzere kuruldu. Kendi çıkardıkları hafif ve pahalı petrolü ihraç edip rafinerilerini çalıştırmak için Venezuela’nın ağır petrolüne o nedenle hâlâ muhtaçlar. Bu sadece ticari bir tercih değil, ABD sanayisi için teknik bir zorunluluktur. Bir başka hedef de dünyanın en çok petrol ithal eden ve Güney Amerika ülkelerinin en büyük ticaret ortağı olan Çin’in petrole olan ihtiyacında ABD’ye bağımlı olması veya bu ticareti ABD’nin küresel ölçekte kontrol edebilmesi. Unutulmasın ki Çin, ABD’den petrol ithalatını kademe kademe azaltıyor. Venezuela petrolü, bu açıdan ABD’nin Çin’e karşı bir enerji kozu olarak da okunabilir.

İşte tam bu noktada, Venezuela’daki mevcut rejim ile emperyalizm arasındaki “dans”ın ritmi değişiyor. Ana hedef; Chevron başta olmak üzere petrol tekellerine “hukuksal güvence” verilmesi, daha önce kamulaştırılan sahaların kâr transferinin garanti altına alınması ve ülkenin hukuk sisteminin uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn edilmesidir. “Antiemperyalizm” söylemi ardına gizlenen bu yeni uzlaşı arayışları, Venezuela halkının değil, petrol şirketlerinin ve yerel bürokrasinin bekasını öncelemektedir. Emperyalizm, Bolivarcı rejimi kendi yörüngesine, “teslimiyet anlaşmalarıyla” çekmeyi hedeflemektedir.

Ancak ABD emperyalizminin büyük çelişkisi, dışarıda saldırganlaşırken içeride toplumsal yarılma yaşıyor olması. Göçmen polisine (ICE) dönük protestolar; paramiliter dinamikler taşıyan kolluk güçlerine karşı gelişen seferberlikler ve eyaletler ile federal hükümet arasında belirginleşen çatlaklar ABD’nin iç istikrarını tehdit ediyor. Tüm Amerika’yı denetim altına almaya çalışırken, kendi evindeki yangını söndürmekte zorlanan son derece kırılgan bir hegemonya ile karşı karşıyayız.

Bir diğer önemli çelişki ise sınıf mücadelesinin öngörülemez doğasıdır. Kıta genelinde iktidarlar Trump’a biat etse, yerel burjuvaziler ABD ile el sıkışsa bile, Latin Amerika’nın işçi sınıfı ve yoksul halkları, bu sömürü çarkına çomak sokma potansiyelini koruyor. Sınıf mücadelesini denetleyen, durduran bir merci yoktur. Kıtasal ölçekte gelişecek bir direniş, emperyalizmin tüm planlarını altüst edebilir.

Emperyalist kapitalist sistemin bir parçası olup piyasa mekanizmasıyla eklemlenmişken, ABD ile sadece kısmi ve konjonktürel sürtüşmeler yaşayarak “bağımsız” kalınamaz. Kapitalizmden gerçek, köklü ve devrimci bir kopuş yaşanmadan emperyalizmin saldırıları bertaraf edilemez; sadece ertelenir veya pazarlık konusu haline getirilir. Güney Amerika’daki enternasyonal inşanın önüne koyması gereken acil sorunlar ve keskin bir sınıf mücadelesine sahne olacak bir dizi değişim dönemi bizleri bekliyor. Çözüm kıtasal ölçekte, kapitalizmden kopuşu hedefleyen birleşik bir sınıf direnişindedir.

Yorumlar kapalıdır.