Kaynaklar emekçiler yararına seferber edilsin!
İktidar, açlık sınırı altına mahkûm ettiği emekçilere ve emeklilere, enflasyonla mücadeleden söz etmeyi sürdürüyor. Oysa sık sık tekrarladığımız gibi bugün yaşadığımız yoksullaşmada enflasyon tek başına bir neden değil, sonuç. Uzun süredir uygulanan ekonomik tercihlerin emekçiler üzerindeki birikmiş etkisiyle karşı karşıyayız.
Emekçinin kaybı derinleşiyor
Güncel veriler bu aşınmanın sistematik olduğunu kanıtlıyor. TÜİK’in Gelir Dağılımları İstatistikleri’ne göre en düşük gelir grubundaki yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yalnızca yüzde 6,4’ünü alırken, en yüksek yüzde 20’lik kesim yüzde 48’ine sahip. Emekçilerin reel gelir kaybı yalnızca enflasyonla değil, vergi sistemi aracılığıyla da derinleşiyor. DİSK-AR’ın raporuna göre, 2025 yılı sonunda işçi ücretlerinde enflasyon ve vergi kaynaklı toplam kayıp en az 2 trilyon 501 milyar TL düzeyine ulaştı. Bu devasa kayıp, açık ki iktidar eliyle işçilerden sermayeye doğru gerçekleşen dolaylı bir kaynak transferi.
Günlük yaşam düzeyinde bu tablo daha da somutlaşıyor. BİSAM’ın hesaplamasına göre, eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli, eline geçen ücretle gıdaya günlük yalnızca 267 lira ayırabiliyor. Geçinemeyen emekçiler içinse yaşam mücadelesi daha fazla borçlanma anlamına geliyor. Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre Türkiye’de her gün ortalama 12 bin kişi borçlular arasına katılıyor.
Kaynaklar sermayeye
2026 merkezi yönetim bütçesi 18 trilyon TL’yi aşmış durumda. Buna rağmen kamu kaynaklarının önemli bir bölümü ücretleri, sosyal güvenliği ya da kamusal hizmetleri güçlendirmek yerine teşviklere, garanti ödemelerine, yap-işlet-devret projelerine ve faiz giderlerine yönlendiriliyor.
Kaynakların nereye gittiği konusunda İşsizlik Sigortası Fonu yakıcı bir örnek sunuyor. Emekçilerin güvencesi olarak oluşturulan fon, işveren destek mekanizmasına dönüşmüş durumda. DİSK-AR verilerine göre son on yılda fon harcamaları içinde işsizlik ödemelerinin payı azalırken, doğrudan ve dolaylı işveren teşviklerinin payı belirgin biçimde arttı. Son üç yılda fondan işverenlere aktarılan kaynak, işçilere aktarılanın yaklaşık iki katına ulaştı. Buna karşın işsizlerin büyük bölümü fondan yararlanamıyor; 2025 Kasım’ında her 100 işsizden yalnızca 16’sı işsizlik ödeneği alabildi.
Bu tablonun emekçilere sunduğu “fırsat” ise son kullanma tarihi geçmiş ürünlere indirimli erişim imkânı! Oysa açık ki son kullanma tarihi geçen; emekçileri buna mahkûm eden ekonomi politikalarının, bu politikaların uygulayıcısı iktidarın ta kendisi.
Yaşam mücadelesi bir sınıf mücadelesi
Bu sebeple, her alanda verdiğimiz yaşam mücadelesini bir sınıf mücadelesine dönüştürmemiz zaruri. Bu ne demek? Karşı karşıya olduğumuz tablonun Tek Adam rejiminin sınıf karakteriyle doğrudan ilişkili olduğunu ve işçi sınıfını temsil etmeyen hiçbir yeni iktidarın da bu tabloyu kökten değiştiremeyeceğinin farkında olmak. Bu gerçek, emekçilerin yaşam koşullarının iyileşmesi; işçi ücretlerinin ve emekli aylıklarının yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması; emekçiler sürekli yoksullaşırken kârına kâr katan şirketlerden, en zenginlerden servet vergisi alınması; mevcut kaynakların emekçiler yararına seferber edilmesi için acil talepler etrafında bir araya gelmeyi gerekli kılıyor. Emek örgütlerimizi birleşik mücadeleye zorlamak, emek eksenli bir politik hat ve bu hat etrafında kurulacak bir emek ittifakı çağrısında ısrar etmek dışında çıkar yol yok!
Yorumlar kapalıdır.