Evden çalışan anneler ve görünmeyen ikinci mesai

Her kadının işi sabah gözünü açar açmaz başlıyor. Kahvaltı hazırlanıyor, çocuk okula yetiştiriliyor, gün içinde ne pişecek düşünülüyor. Gözümü açtığım anda aklımda bir liste beliriyor. Daha yüz yıkanmadan zihin çalışmaya başlıyor. Ev uyanmadan önce kadın çoktan mesaiye başlamış oluyor.

Ben de tam zamanlı evden çalışan bir anneyim. Günüm iki ayrı iş arasında geçiyor. Biri bilgisayarın başında, diğeri evin içinde. Biri görünür, diğeri çoğu zaman “zaten yapılması gereken” olarak kabul ediliyor.

Evden çalışmak dışarıdan bakıldığında konforlu görünebilir. Trafik yok, ofis stresi ve insanlar yok. Ama evin içindeki mesai hiç bitmiyor. İş bittiğinde ev işleri başlıyor; ev işleri bittiğinde akşam rutini. Çamaşır, yemek, toparlama… Ve bütün bunların arasında çocukla ilgilenmek, onun duygusunu taşımak.

Asıl yorgunluk fiziksel olandan çok zihinsel. Sürekli bölünen dikkat, aynı anda iki sorumluluğu taşıma hali. Toplantıdayken akşam yemeğini düşünmek, çocuğumla oynarken yarım kalan işi hatırlamak. Hangi rolde olursam olayım, diğerinin sesi içimde kalıyor. Çoğunlukla yalnız da hissettiriyor bu durum.

Ev içindeki emek görünmez çoğu zaman. Yemek yapılır, çocukla ilgilenilir, ev düzenli ve temiz olur. Sanki bunlar kendiliğinden gerçekleşiyormuş gibi. Oysa her biri planlama, zaman ve sabır istiyor. Üstelik bunun molası yok. “Bugün izinliyim” deme şansı yok.

Anne olmak zaten başlı başına bir sorumluluk. Sürekli tetikte olmak, çocuğun sağlığını, ruh halini, gelişimini takip etmek. Bir yandan da üretmeye devam etmek, ekonomik olarak ayakta kalmak, işte var olmak. “Evdeyim ama çalışıyorum” cümlesini açıklamak zorunda kalmak bile başlı başına bir yorgunluk.

Bu yazı bir şikâyet metni değil elbette. Sadece görünmeyeni görünür kılmak istiyorum. Çünkü evde tam zamanlı çalışan kadınların (ev hanımları dahil tabii) emeği çoğu zaman “zaten yapması gereken” olarak görülüyor. Ev içi emek ekonominin dışında değil; tam tersine onun temelini oluşturuyor. Çocuk büyütmek, bir evi düzen içinde tutmak, duygusal yükü taşımak… Bunların hepsi üretim. Ama çoğu zaman karşılığı alkış değil, beklenti oluyor. Aman herkes yapıyor ne var bunda… denebiliyor.

Yine de bütün bu yoğunluğun içinde küçük ama güçlü anlar var. Çocuğumun gülümsemesi, birlikte okuduğumuz bir hikâye, işte tamamlanan bir proje… “Yapabiliyorum” hissi. Hem anne hem çalışan olarak var olabilmek. Kendimle, kadın olarak gurur duyabildiğim anlar. Aslında ne kadar da güçlüyüz…

En çok ihtiyacımız olan şey dayanışma. Kadınların birbirini gerçekten anlaması. “Abartıyorsun” demek yerine “Seni anlıyorum” diyebilmek. Çünkü çoğumuz benzer bir yükü taşıyoruz ama bunu yüksek sesle konuşmuyoruz çoğu zaman. En azından şunu yapabiliriz: Ev içindeki emeği küçümsemeden bolca bundan konuşarak ve bunu duyurarak bu emeği görünür kılmak. Kadınların çoklu rollerini romantize etmeden, gerçekten ne kadar yorucu olduğunu kabul etmek. Dayanışmayı sadece bir kelime olarak değil, günlük hayatın pratiği olarak yaşamak.

Şunu açıkça söylemenin zamanı:

Evde verilen emek “yardım” değil, iştir.

Annelik “doğal görev” değil, emektir.

Aynı anda iki dünyayı taşımak “marifet” değil, sistemin kadınlara yüklediği görünmez mesainin sonucudur.

Biz süper kahraman değiliz.

Ama her gün imkânsıza yakın bir dengeyi kuruyoruz.

Belki bu yazı, bir başka kadının “Yalnız değilim” demesine vesile olur. Yalnız değilsin.

Sevgiler.

Yorumlar kapalıdır.