İşsizliğe emekçilerin gözünden bakmak

Her sene aşağı yukarı şu cümleleri okuyoruz: İşsizlik yüzde 8 oldu, 0,1 puan düştü, genç işsizliği geriledi, istihdam politikaları sonuç veriyor… Bakanlar da bu rakamların arkasına geçip “işsizlik tek haneli seyrediyor” diye övünüyorlar. Çevresinde onlarca işsiz varken insan sormadan edemiyor: Bu rakamlar bize gerçekten ne anlatıyor?

İşsizlik oranı bize yalnızca kimlerin resmi olarak “işsiz” sayıldığını gösteriyor. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu kaybetmiş, geçici işlerle geçinen, piyasaya giremeyen milyonlar bu oranın içinde görünmüyor. Oysa etrafımız iş arayan ama bulamayan, onlarca başvuru yapıp tek bir geri dönüş alamayan, görüşmeye çağrıldığında şaka gibi ücretler teklif edilen insanlarla dolu. İşi olanlar da çoğu zaman yalnızca çalışarak değil borçla, kredi kartlarını çevirerek, ailesinden destek alarak yaşıyor.

İşsizlik sorununu sermaye “beceri uyumsuzluğu” veya “iş beğenmeme” diye yeniden adlandırıyor. “Bizim istediğimiz işleri, bizim koyduğumuz koşullarda, bizim belirlediğimiz ücretlere yapacak yeterince insan yok” demiyorlar da; “İş var, gençler piyasanın ihtiyaç duyduğu becerilere sahip değil” diyorlar. Uyumsuz olan insanlar değil halbuki. Bu iş piyasası insan onuruna uygun değil. 150 yıl önce kazanılmış 8 saatlik işgünü bile ortadan kalkmış, cumartesi çalışmak olağanlaşmış. Yarım saatlik öğle arasına, iki-üç kişinin işinin tek kişiye yıkılmasına, sendikalaşmaya kalkışıldığında kapının gösterilmesine, güvencesizliğe elbette itiraz edeceğiz.

Devlet de sorunu sermayenin ihtiyaçlarına göre tarif ediyor. “Gençleri piyasanın ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmek”, “işverenlerin nitelikli insan kaynağına daha erken erişmesini sağlamak” gibi süslü cümlelerin arkasındaki hedef sermayeye ucuz işgücü sunmak.

“İşe İlk Adım Programı” bunu açıkça gösteriyor. 18-25 yaş arası gençlerin ilk işe girişlerinde ücret ve sigorta primlerinin bir kısmı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Yani emekçilerin ücretlerinden kesilerek biriken fonla sermayenin yükü hafifletiliyor, buna da “istihdamı desteklemek” deniyor. MESEM de benzer şekilde, mesleki eğitim adı altında yoksul çocukların erken yaşta işyerlerine sokulmasına, çocuk işçiliğinin normalleşmesine yol açıyor.

Bu yüzden işsizliği de piyasanın diliyle değil, işçilerin diliyle konuşmak zorundayız. “İşsizlik yüzde kaç?” diye değil, “Kaç kişi insanca yaşayabileceği bir işe sahip?” diye sormalıyız. “Emekçiler geçinebiliyor mu, dinlenebiliyor mu, güvende mi?” diye sormalıyız. “Gençler piyasaya uyum sağlıyor mu?” diye değil, “Bu düzen gençlere ne sunuyor?” diye sormalıyız.

Yorumlar kapalıdır.