Tek Adam rejimi ihtişamlı törenler ve eylemlerle halen güçlü ve ayakta olduğunu kanıtlama çabası içerisinde. NATO Zirvesi tam da bu çerçevede Erdoğan yönetiminin içerideki ve dışarıdaki itibarının ve “meşruiyetinin” bir göstergesi olarak yansıtıldı. Başta ana muhalefet olmak üzere, rejimin medyadaki muhafızlarından ünlülere kadar pek çok kesimi hedef alan şaşaalı yargı operasyonları ise bu güç gösterisinin bir diğer önemli bileşeni. Bu operasyonlarla Saray, bir yandan iktidarı yitirmemek için elindeki hiçbir aracı kullanmaktan çekinmediğini ortaya koyarken, diğer yandan “inisiyatif hâlâ benim elimde” mesajını vermeye çabalıyor.
Peki bütün bu halkla ilişkiler çalışmaları ve baskı politikaları rejimin yüzleştiği devasa sorunların üstünü kapatabiliyor mu? Bu hamleler günü kurtarmaya yarasa da rejimin kırılganlıkları olduğu yerde durmaya devam ediyor.
Emperyalizme bağımlılık derinleşiyor
Dış politikadan başlayalım. İktidar basınının büyük bir başarı olarak pazarladığı NATO Zirvesi, rejimin ABD emperyalizmine bağımlılığının ulaştığı zirveyi göstermesi açısından çarpıcıydı. Kendisine Erdoğan’a “meşruiyet verme” misyonu biçen Trump, İran’a dönük yeni saldırganlığını Ankara’dan dünyaya ilan etti. İran’ı gözetleyen Kürecik Radar Üssü’ne de ev sahipliği yapan rejim, komşu ülkeye dönük kendi topraklarından duyurulan bu yeni saldırganlık karşısında tek söz söyleyemedi.
Daha geniş ölçekte ise Saray’ın izlediği temel politika, NATO’yu yeniden yapılandıran ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin güdümüne daha fazla girmek. Bu şekilde, içinde bulunduğu politik ve ekonomik açmazlara bir çözüm arıyor. Trump’ın direktifleri doğrultusunda, enerji alanından başlayarak Rusya’yla ilişkiler asgari düzeye çekilmeye çalışılıyor. Başta Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, NATO ülkelerine silah ticaretinin katlanarak artması hedefleniyor. Türkiye NATO misyonlarında daha aktif görevler almaya başlıyor. Bütün bunlar, Saray’ın ve kanatları altındaki patronların çıkarları uğruna ülkenin dış tehditlere daha açık hale gelmesi anlamına geliyor. NATO üyeliği, Saray’ın pompaladığı gibi ülke güvenliğini sağlamıyor, tam tersine ülkeyi emperyalist saldırganlıkların taşeronu haline getirerek en büyük güvenlik riskine dönüşüyor.
Ekonomik çıkmaz
Ekonomi, Tek Adam rejiminin yumuşak karnı olmaya devam ediyor. İktidara yakın patronlar ve zenginler kazançlarını katlıyor, onlar için her şey yolunda gidiyor, diye düşünülebilir. Bu kısmen doğru olmakla birlikte, iktidarın içinde bulunduğu ekonomik açmazları ve toplumun geniş kesimlerinde biriken öfkeyi küçümsemeye yol açmamalı.
Şimşek memurluğunda izlenen “IMF’siz IMF politikası”nın emekçi halk üzerindeki yıkıcı sonuçları giderek daha belirgin hale geliyor. Üç yıldır süren yüksek faiz politikası sonucunda kapanan işyerlerinin sayısı kabarıyor ve işsizlik her gün daha yakıcı bir soruna dönüşüyor. Sefalet ücretleri borç sarmalıyla telafi edilmeye çalışılıyor ve hanehalkı borçluluğu tarihi zirvesinde bulunuyor. Resmi enflasyon oranı ise yüzde 30’un üzerinde seyretmeye devam ediyor.
Enflasyonu düşürmekte tarihi başarısızlığa imza atan rejim büyük bir açmaza doğru ilerliyor. Rejimin ekonomik canlanma için dövizi baskılamayı bırakıp faizleri düşürmesi gerekiyor. Fakat bunu yapması enflasyonda yeni bir patlama anlamına geleceğinden, bu adımları sürekli ertelemek zorunda kalıyor. 23 yıllık iktidarı sonucunda ülkeyi borç ve faiz batağına sokmasının sonucu olarak, seçim takvimi yaklaştıkça Saray yönetimi, kreditörlerin “mali disiplin” basıncı ile “seçim ekonomisi” basıncı altında yön bulmaya çalışacak.
Yargı operasyonlarının sınırları
Ekonomik yıkım ve baskı politikaları sonucu bir azınlık iktidarına dönüşen Cumhur İttifakı, yargı operasyonları ve muhalefeti felçleştirme politikalarıyla hamle üstünlüğünü elinde tutmaya çalışıyor. Bu politikalarıyla yerel seçim hezimetinin ruh halini dağıtabilmiş olmakla birlikte, baskı politikalarının sınırlarıyla da yüzleşiyor.
Mutlak butlan sonrası yaşananlar Erdoğan’ı epey keyiflendirmiş olsa da, Yeni Parti’nin Saray’ın beklentilerinden hızlı ve bütünleşik bir şekilde kurulmuş olması, CHP’ye kayyum atanmasından beklenen sonucun şimdilik alınamamış olduğunu gösteriyor.
Öcalan’la yürütülen çözüm süreci ise ilk büyük sınavından geçiyor. Bu ay Meclise getirilmesi beklenen “çerçeve yasa”nın, kapalı kapılar ardında yoğun bir pazarlıktan geçtiği anlaşılıyor. Hükümet sözcüleri bir siyasi affın yasada kesinlikle yer almayacağını vurgularken, siyasi tutsakların özgürlüğü, silah bırakanların ülkeye dönüşü gibi başlıkların “denetimli serbestliği” çağrıştıran bir “kontrollü infaz” formülüyle çözülmesinin hedeflendiği dillendiriliyor. Bu bağlamda, bu kısmi adımların Kürt halkının haklı taleplerini ve beklentilerini ne ölçüde karşıladığı belirleyici olacak. Her durumda, Kürt meselesini silahların bırakılmasına indirgeyen Cumhur İttifakı, Kürt halkının demokratik haklarının garanti altına alınması zorunluluğuyla yüzleşecek.
Solun ve emek hareketinin alanı
Tek Adam rejiminin baskı politikaları, muhalefetin geniş kesimlerinde hızla karamsarlık ruh halini yayabiliyor. Öte yandan yakın zaman içinde, bu karamsarlık hallerinin hızla değişebildiğini de gördük. Buradaki asıl sorun, iktidarın ve burjuva muhalefetin siyasi hamleleri arasında, sosyalist solun bağımsız bir siyasi eksen haline gelememesi olmaya devam ediyor. Rejim düzen muhalefetini kriminalize edip seçimlere endeksli siyasetin altını oyarken, bir yandan da çelişkili biçimde, sosyalistlerin mevcut düzenden kitle seferberlikleriyle kalıcı bir kopuş çağrısına da alan açmış oluyor. Bu noktada, yakın geçmişten gerekli dersler çıkarılarak “önce Erdoğan gitsin”, “bir oy sola, bir oy Yeni Parti’nin adayına” türünden hatalara yeniden düşülmemesi büyük önem taşıyor. Emek eksenli, düzen partilerinden bağımsız bir sol ittifakın inşası görevi stratejik önemini sürdürüyor.
