2001 yılının 21 Şubat’ı Türkiye tarihinin belki de en önemli dönüm noktalarından biriydi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatması ile tetiklenen kriz sonucu 24 banka iflas etti, doların artışını önlemek için 5 milyar dolarlık döviz satışı gerçekleşmesine rağmen dolar neredeyse iki katına çıktı, bir gecede bankalar arası faiz yüzde 6200’ü gördü. Krizin ana sebebi olarak siyasal istikrarsızlık gösterilse de asıl sebepler çok daha köklüydü.
Türkiye ekonomisinin neoliberal dönüşümü Özal dönemi ile başlamış, 1980 ve 1990’lı yıllar boyunca bu dönüşüm gerek irili ufaklı krizler, gerek yapısal sonuçlar olarak Türkiye emekçilerine geri dönmüştü. Bu dönem boyunca ekonomi politikasına yön veren “sermaye hareketlerinin serbestleşmesi” izleğinin gerçek sonuçları kamu borçlarında korkunç artış, hiperenflasyon ve Türkiye ekonomisinin mutlak biçimde sıcak para akışına bağımlı hale gelmesi olmuştu. Emperyalist ülkelerin yatırımlarına bu kadar bağımlı hale gelmiş bir yarısömürge ülke olan Türkiye’de her uluslararası olay ve her iç siyasi kriz sıcak para akışını etkiliyor, dolayısıyla ülkeyi yeni bir krize sürüklüyordu. Ülkeyi kalkındırması beklenen sıcak para ise bankaların ve finans kapitalin elinde adeta yasal dolandırıcılık araçlarına dönüşüyordu.
IMF işte tam burada devreye girdi. 1999 yılında yürürlüğe konulan “Enflasyonu Düşürme Programı” ile beraber Türkiye, hepimizin aşina olduğu IMF’nin “acı reçetesi” ile tanışmış oldu. Devlet harcamalarının kısılması, döviz kurunun sabit tutularak enflasyonun düşürülmeye çalışılması… Tüm bu “önlemler” enflasyonu yeterince hızlı düşüremediği gibi zaten kırılgan olan Türkiye ekonomisini daha da kırılgan hale getirdi. Meşhur anayasa kitapçığı olayı sonrası patlayan kriz, bu kırılganlığın sonucundan başka bir şey değildi. Yabancı sermaye ülkeden kaçtı, insanlar bankalardan paralarını çekti, bankacılık sistemi adeta çöktü.
Bizzat IMF’nin doruğa ulaştırdığı krizin çözümü ise yine IMF’de arandı. Kemal Derviş şahsında somutlaşan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile IMF Türkiye’yi krizden kurtarması karşılığı yoğun özelleştirmeler, serbest piyasa teşvikleri ve döviz kurunun serbest bırakılması gibi Türkiye’yi uluslararası finans kapitalin hizmetine daha da sunacak birçok “yapısal reform” talep ediyordu. Bu reformlar her ne kadar Ecevit yönetimi altında başlamış olsa da reformların en sadık takipçisi, bir sene sonra tek başına iktidara gelen AKP olmuştu.
Türkiye’de 2001 krizi, kamu borcu üzerinden işleyen birikim rejiminin sona erdiği; bunun yerine büyümenin yapısal olarak cari açık ve dış kaynak girişine bağımlı hale geldiği tarihsel bir kırılmadır. Böylece özel sektör önünde sınırsız borçlanma araçları yaratıldı ve Türkiye büyümede ithalata daha da bağımlı hale getirildi. Kriz sonrası kurulan kurumlar ve politikalarla Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı derinleşti.
Aradan geçen 25 yılda Türkiye’de pek çok şey değişti, değişmeyen ise emperyalizme teslim olmuş yarısömürge bir ülkenin yapısal ekonomik krizleri oldu. 2001 krizinin tek sebebini siyasal istikrarsızlık olarak gösteren, Tek Adam rejiminin meşruiyetini “güçlü iktidar” söylemleri ile devşiren AKP, 23 yıllık iktidarına ve dokuz yıllık Tek Adam rejimine sayısız ekonomik kriz sığdırdı. Bugün de Mehmet Şimşek şahsında yeni bir saldırı politikasıyla krizin yükünü emekçilere yüklemeye çalışıyor: Üretim yavaşlıyor, ücretler baskılanıyor; buna rağmen enflasyon yeterince hızlı düşemiyor. Bu IMF’siz IMF programı bir yerden tanıdık geldi mi?
Yorumlar kapalıdır.