6 Şubat’ın yıldönümünde: Sesimizi duyan var mı?
6 Şubat depreminin üzerinden üç yıl geçti. Takvimler değişti; ancak Antakya’da belirsizlik, güvencesizlik ve yalnızlık hâlâ günlük hayatın parçası. “Enkaz kaldırıldı” deniyor. Oysa bu kentte kaldırılmayan çok şey var. Onarılmayan hayatlar, tamamlanmayan yaralar ve karşılık bulmayan talepler var.
Üçüncü yılda artık “olağanüstü koşullar” gerekçesi kalmadı. Bugün Antakya’da yaşananlar bir afetin değil, alınmayan kararların sonucu. Sorun zaman değil. Sorun, bu kentin ihtiyaçlarının hâlâ bütünlüklü biçimde ele alınmaması. Sorun, Antakya’ya dair kararların bu kentin insanlarıyla birlikte değil, onların yerine ve onlar yok sayılarak alınması!
Barınma meselesi hâlâ en temel sorun olmayı sürdürüyor. Konteyner kentlerde geçici olması gereken yaşam kalıcı hale gelmiş durumda; insanlar üçüncü yılda da “bir süre daha” denilerek bekletiliyor. Yeni konut projeleri güven duygusu yaratmak yerine yerinden edilme korkusunu büyütüyor. Rezerv alan uygulamalarıyla mülkiyet hakkı belirsizleşti, acele kamulaştırma olağan bir yönteme dönüştü. İnsanlar yalnızca evlerinden değil, yaşadıkları yerle kurdukları bağdan da koparıldılar.
Sağlık ve eğitim alanında yaşananlar tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Ayakta kalan sağlık kurumları ihtiyacı karşılamaktan uzak. Ruh sağlığı hizmetleri yetersiz. Okulların açıldığı ifade edilse de öğretmen eksikliği, yetersiz taşımalı eğitim uygulamaları ve artan çocuk işçiliği nedeniyle eğitim Antakya’da kesintisiz ve eşit biçimde sürdürülemiyor. Çocuklar depremin etkileriyle, yetişkinler ise bu travmanın yüküyle baş başa bırakıldı.
En acil ve yakıcı sorunlarından biri de neredeyse süreklilik kazanan elektrik kesintileri. Saatlerce süren kesintiler olağanlaştırılmakta, sorumluluk ise halka yüklenmekte. Kesintilerin gerekçesi olarak sıkça “kaçak elektrik” gösteriliyor. Oysa Antakya’da asıl sorun, deprem sonrası elektrik altyapısının ihtiyaç odaklı yenilenmemiş olması. Soğuk havalarda artan ihtiyaca karşılık veremeyen sistemin bedeli yurttaşlara ödetiliyor. Havanın bu denli soğuk olduğu günlerde insanları elektriksiz bırakmak teknik bir aksaklık değil, doğrudan bir yaşam hakkı ihlalidir.
Ulaşım ise Antakya’da başlı başına bir krize dönüştü. Koca bir şehir, üçüncü yılda hâlâ ilkel koşullarda ulaşım sağlamaya çalışıyor. Geçici düzenlemeler kalıcı hale geldi, yollar daraltıldı, trafik güvenliği göz ardı edildi. Bu durum yalnızca bir çile değil, doğrudan can kayıplarına yol açan bir güvenlik sorunu.
Deprem sonrası yaşam kadınlar açısından daha da güvencesiz hale geldi. Artan bakım yükü, işsizlik ve şiddet riski kadınların omzuna yüklendi. Kamusal destek yetersiz. Deprem, var olan eşitsizlikleri derinleştirerek kadınların emeğini bir kez daha görünmez kıldı.
Ancak Antakya’nın meselesi yalnızca bugünü kurtarmak değil. En hayati başlıklardan biri afetlere hazırlık olmak durumunda. Üç yıl geçmesine rağmen kent, yeni bir afete karşı hâlâ güvende değil. Yapı denetimleri yetersiz, denetim süreçleri şeffaf değil. Oysa güvenli yapılaşma bir tercih değil, kamusal bir zorunluluktur. Yapı denetimlerinin bağımsız ve etkin biçimde artırılması, bilimsel ve yerel verilerle kolektif planlamalar doğrultusunda hareket edilmesi hayati önemi sürdürüyor. Afetlere hazırlık, yalnızca deprem olduktan sonra değil, deprem olmadan önce sorumluluk almakla mümkündür.
6 Şubat geride kaldı deniyor. Oysa özellikle Antakya ve diğer deprem bölgeleri için deprem hâlâ sürüyor. Çünkü bu kentlerde kriz, çözümsüzlükle derinleşiyor. Yerinde dönüşüm esas alınmadan, barınma hakkı güvence altına alınmadan bu sürecin ilerlemesi mümkün değil. Kamulaştırmalar aceleyle değil, kamusal yarar gözetilerek ve halkın rızasıyla yürütülmelidir. Elektrik, su, ulaşım ve iletişim altyapısı piyasa koşullarına terk edilmeden, kamusal bir sorumluluk olarak ele alınmalıdır. Ulaşım güvenliği insan hayatını merkeze alan bir planlamayla yeniden kurulmalı; sağlık ve eğitim hizmetleri erişilebilir ve nitelikli hale getirilmelidir. Tüm bu süreçler kapalı kapılar ardında değil; mahallelerin, meslek odalarının ve halkın doğrudan katılımıyla yürütülmelidir. Antakya halkı üçüncü yılda lütuf değil, hakkını talep ediyor. Bu kentin isteği açıktır: kendi toprağında, güvenli, eşit ve insanca bir yaşam.
Yorumlar kapalıdır.