MESS imzalandı, kazanan sermaye
Metal sektöründe emek-sermaye ilişkileri uzun süredir asimetrik bir güç dengesi üzerinden şekilleniyor. MESS tarafından temsil edilen büyük sermaye grupları, ekonomik kriz ve belirsizlik söylemlerini öne sürerek ücret baskısını meşrulaştırırken, sendikaların önemli bir bölümü bu söylemi sorgulamak yerine sınırlı kazanımları büyük başarılar olarak sunuyor.
Son imzalanan sözleşme ile yapılan artışın yüksek enflasyon koşullarında işçi sınıfının alım gücünü korumaktan uzak olduğu açıktır. Dahası, büyük holding yöneticilerinin açıkladığı yüksek kârlar, sermayenin kriz söyleminin yalan olduğunu göz önüne sermiştir. Sermaye, bu söylemi ücretlerin baskılanması ve çalışma koşullarının ağırlaştırılması için bir fırsat alanı olarak kullanmaktadır.
Sermayenin temel amacı artı-değerin maksimize edilmesidir. Kriz dönemlerinde dahi kârlarını artırabilen büyük sermaye grupları, bu artı-değeri işçi sınıfının reel ücretlerini baskılayarak ve iş güvencesini zayıflatarak sağlamaktadır.
MESS kapsamındaki işyerlerinde uygulanan ücret politikaları, işçi sınıfını bilinçli ve sistematik bir biçimde bölmeye yöneliktir. Sendikalı işyerlerinde yeni işe giren işçilerin 40–45 bin TL bandında ücret alırken, beş yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin 55–60 bin TL, on yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin ise 70–80 bin TL bandında ücretlendirilmesi bu stratejinin somut bir göstergesidir. Bu kademeli ücret yapısı, işçiler arasında dayanışma yerine rekabeti teşvik etmektedir. Görece yüksek ücret alan işçiler, yeni ve düşük ücretli işçilerin taleplerine mesafeli dururken; ücretleri sermaye açısından rahatsız edici düzeye çıkan deneyimli işçiler işten çıkarıldığında, düşük ücretli işçiler bu duruma kolektif bir tepki geliştirmemektedir. Böylece sermaye, işçi sınıfının ortak hareket etme kapasitesini zayıflatmaktadır.
Özellikle on yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin belirli bir tarihten sonra sistematik olarak işten çıkarılması, “emek gücünün yenilenmesi” adı altında daha ucuz ve güvencesiz iş gücünün ikame edilmesine hizmet etmektedir. Bu pratik, işçi sınıfının tarihsel birikimini ve mücadele deneyimini de ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer unsur ise sendikal bürokrasidir. Tabanın iradesinden kopuk, merkeziyetçi ve uzlaşmacı sendikal yapılar, sermaye karşısında işçi sınıfını savunmasız bırakmaktadır. Sendikaların tek işlevi ücret pazarlığı yapmak değil, işçi sınıfının kolektif bilincini ve örgütlülüğünü geliştirmektir. Bürokratikleşmiş sendikalar bu işlevi yerine getiremediğinde, sermayenin böl ve yönet stratejilerine istemeden de olsa hizmet etmektedir.
Bu koşullar altında işçi sınıfının kendini savunabilmesinin yegâne yolu, taban örgütlenmesine dayalı bir mücadele hattının inşa edilmesidir. İşçilerin kıdem, ücret ve statü farklılıkları üzerinden bölünmesine izin verilmemeli; tüm işçiler için eşit, insanca yaşamaya yetecek bir ücret talebi etrafında birleşilmelidir. İşyeri meclisleri gibi araçlarla işçilerin karar süreçlerine doğrudan katılması, sendikal bürokrasinin sınırlandırılması açısından da hayati önemdedir. Ancak bu şekilde sermayenin sistematik bölme politikaları bertaraf edilebilir ve gerçek bir sınıf dayanışması tesis edilebilir.
MESS ile imzalanan son toplu iş sözleşmesi, işçi sınıfı açısından bir kazanım değil, sermayenin kriz bahanesini fırsata çevirerek hegemonik gücünü pekiştirdiği bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Ücret artışları, enflasyon karşısında reel kayıpları telafi edememiş; ücret politikaları işçi sınıfını daha da parçalamıştır.
İşçi sınıfının bu döngüyü kırabilmesi, ancak kendi öz örgütlülüğünü güçlendirmesi ve birleşik bir mücadele hattı örmesiyle mümkün olacaktır.
Yorumlar kapalıdır.