Son zamanlarda Kanal İstanbul güzergâhında yaşanan gelişmeler, tartışmanın artık yalnızca kanalın yapılıp yapılmayacağı meselesini aştığını gösteriyor. Kanal güzergâhında üç ayrı imar değişikliği bakanlık tarafından onaylanıp askıya çıkarıldı. Bu planların ortak adı Yenişehir Rezerv Yapı Alanı. Aynı günlerde 485 maden sahası ihaleye açıldı. Mecliste ise milli parkları ve korunan alanları piyasaya açacak yasa değişiklikleri görüşülüyor. Bu tür “mega projeler” ve madencilik faaliyetleri kalkınma söylemi ile meşrulaştırılıyor. Ancak sormamız gereken şu: Bu kalkınma kimin cebini doldurur, bedelini kim öder?
Kanal İstanbul’un ekosistemler üzerinde uzun vadeli çöküş riski yaratacağı, Marmara Denizi’ndeki kirliliği artıracağı ve Karadeniz-Marmara akıntı dengesini bozacağı çok kez dile getirildi. Güzergâh çevresinde planlanan Yenişehir ise, kanal yapılmasa bile bölgenin mülkleştirilmesi ve sermayeye tahsisi anlamına geliyor. İstanbul’un su güvenliği zaten oldukça kırılgan. Su toplama havzaları tahrip ediliyor, geçirimsiz yüzeyler artıyor, dere yatakları betonla kaplanıyor. Bu koşullarda bu proje ile Sazlıdere gibi bir kaynağın Yenişehir için feda edilmesi su açısından zaten fakir olan İstanbul’un yükünü daha da artıracak. Böyle bir yerleşim başka havzalardan su transferi demektir. İstanbul zaten dış kaynaklara bağımlıyken, yeni bir kent hem kenti hem de su alınan bölgeleri ekolojik baskı altına sokacaktır.
Diğer gelişmeleri de hatırlayalım. Birincisi 485 maden sahasının ihalesi. 548 bin 696 hektar, yani İstanbul’un yüzölçümünden daha büyük bir alandan söz ediyoruz. İkincisi ise milli parklar ve korunan alanların “av kaynaklarının milli ekonomiye kazandırılması”, “doğa turizmi” gibi ifadelerle rant ve kâr üretim sahasına çevrilmesini amaçlayan düzenleme.
Bu süreçlerin hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Kapitalist kriz koşullarında sermaye yeni birikim alanları arar. Su, toprak, maden, orman, kamusal varlık olmaktan çıkarılıp sermaye dolaşımına sokulur. Kalkınma söylemi ise bu dönüşümün ideolojik kılıfıdır. Ancak ortaya çıkan sonuç emekçiler için güvence, sağlık ve yaşam kalitesinde bir iyileşme değil. Aksine su ve güvenli gıdaya ulaşmak zorlaşıyor, afet riski büyüyor, iş cinayetleri artıyor, ekosistemler geri dönüşsüz bir biçimde yıkılıyor. Yani ilerleme söyleminin altında gizlenen, toplu yok oluşumuz.
İktidarın ve sermayenin çözümü, krizin faturasını emekçilere ve doğaya kesmek. Bu faturayı reddetmeliyiz. Bu faturayı reddetmek, yalnızca çevre duyarlılığının değil doğrudan sınıf mücadelemizin bir parçası.
Peki biz ne talep etmeliyiz?
İşçi ve doğa düşmanı mega projeler durdurulsun, Yenişehir projesi iptal edilsin!
Çevreye zarar veren işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılsın! Üretim, toplumsal ihtiyaç ve ekolojik sınırlar doğrultusunda örgütlensin!
Planlama süreçleri şirketlerin ve bakanlıkların kapalı kapılar ardında yürüttüğü bir mekanizma olmaktan çıkarılsın; sendikaların, meslek odalarının, emekçilerin karar gücü olsun.
Yorumlar kapalıdır.