Kaynak var, erişmek için seferber olalım!
Uzun zamandır gazetemizde ısrarla altını çizdiğimiz bir meseleye bu yazımızda tekrar değineceğiz. Yoksullaşmaya karşı kaynak var ve bu kaynak emekçiler lehine kullanılabilir! Bu vurgumuz ülkedeki gelir eşitsizliğine ve emekçilerin yoksullaşmasına bulunacak çareyi doğrudan işaret ediyor. Şimdi mevcut duruma daha yakından bakalım.
Türkiye ekonomisi, 2025 yılında yüzde 3,6 oranında büyüdü. Öte yandan aynı yılın başından sonuna kadar asgari ücret reel olarak neredeyse üçte bir oranında eridi. Burjuva iktisatçılar asgari ücret artışının enflasyonun temel sebebi olduğu yalanını söyleyedursun; emekçileri bu yıl da çok farklı bir durum beklemiyor. Bu verileri birlikte düşününce, ekonomideki büyüme oranları ile derinleşen hayat pahalılığı arasındaki çelişkinin kaynağı net biçimde anlaşılıyor. Türkiye ekonomisi büyürken emekçilerin cüzdanı küçülüyor. Emeğin milli gelirden aldığı pay düşüyor, en zengin küçük bir kesimle nüfusun kalanı arasında orantısız bir zenginlik bölüşümü ortaya çıkıyor. Herhangi bir kapitalist ekonomide kuralın farklı olmasını elbette beklemeyiz; ancak son yıllarda Türkiye’de yaşanan tablo, olağan sömürünün çok ötesine geçerek emekten sermayeye doğru servet transferinin katmerlenmesi anlamına geliyor.
2026 yılına geldiğimizde, bu yıl için açıklanan asgari ücretin yine açlık sınırının altında bırakılması, uzun süredir devam eden ücretleri baskılama politikasının en dramatik sonucu oldu. Asgari ücrete reva görülen düşük artış, doğal olarak tüm ücretlerin reel olarak aşağı çekilmesini ve genel bir yoksullaşma dalgasını tetiklemeye devam ediyor. Pek çok işyerinde yürüyen irili ufaklı mücadelelerde kazanımlar elde edilse de bu durum ülke genelindeki tabloyu değiştirmeye yetmiyor. Ücret talebiyle yürütülen mücadelelerde mevcut durumun korunması, yani bir savunma hali söz konusu. Hiçbir sektör bu savunma durumundan azade değil, zira her yerde çalışanların gelirleri reel olarak erimeye devam ediyor.
Barınma, ulaşım ve beslenme gibi temel kalemler emekçilerin gündelik harcamalarında en büyük yeri kaplamayı sürdürürken, yalnızca ocak ayında tüketici enflasyonu aylık olarak yüzde 5’e yakın arttı. Bu artışta başı çeken yine bu temel kalemler… Veriler, emekçi kitlelerin en temel ihtiyaçlarını giderirken bile maddi olarak zorlandığını gösteriyor. Özetle, patronlar ve hükümet, elini emekçilerin sofrasından da cebinden de çekmiyor.
Mücadele etmeden bu gidişatın değişmeyeceği açık. Peki, tablo böyle iken emekçiler hangi talepler uğruna mücadele ederek bu gidişatı değiştirebilir? Öncelikle, çalışanların önemli bir kısmının açlık sınırının altında ücret aldığı mevcut düzende asgari hedefimiz, emekli aylıkları dahil olmak üzere bütün ücretlerin acil olarak yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması olmalıdır. Bunun yanında, bütün ücretlere üç ayda bir enflasyon oranında zam talebini sahiplenmeliyiz. Herhangi bir dönemde geçerli olabilecek bu talep, enflasyonun bütün ekonomiyi belirlediği bir dönemde daha da hayati. Ülkenin kaynaklarını ve emekçileri sömürerek zenginleşenler yoksullaşmanın başat aktörüdür. Gelir adaletsizliğini derinleştiren vergilendirme sistemi değişmeli, zenginliği elinde biriktirenlerden servet vergisi alınmalıdır.
Bu taleplerimizi gerçekleştirecek kaynak fazlasıyla var. Türkiye’nin en büyük sanayi tekellerinin ve bankalarının her yıl açıkladığı devasa kârlar bu kaynağın bizzat kendisidir. Siyasi iktidar eliyle sermayeye sunulan vergi afları, teşvik paketleri ve hazine garantileriyle sermayeye aktarılan fonlar doğrudan emekçilerin ürettiği değerlerdir. Dolayısıyla ortada bir kaynak yokluğu değil; üretilen toplumsal zenginliğin devlet aygıtı aracılığıyla sermaye sınıfına aktarılması gerçeği vardır. Bu kaynakların emekçilerin lehine kullanılmasını sağlamak için seferber olmaktan başka çaremiz yok. Sermaye sınıfı ve siyasi iktidar bu sömürü düzeninden gayet memnundur; bu tabloyu ancak emekçilerin en geniş birliği ve örgütlü mücadelesi değiştirebilir.
Yorumlar kapalıdır.