Çürümüş rejim uzlaşmayla değil mücadeleyle son bulacak!
Tek Adam rejimi çürüme, yolsuzluk ve mafyayla ilişkili yeni skandallarla sarsılıyor. Özgür Özel’in Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin yaptığı açıklamalar, İmamoğlu’nun “Ne pahasına tutuklandı?” sorusunu bir kez daha gündemin merkezine oturttu. 190 yıllık maaşına denk gelen konut alımları için Gürlek ciddiye alınabilir hiçbir açıklamada bulunmadığı gibi, hükümet temsilcileri ve medyası da Gürlek’in arkasında güçlü biçimde durmadı. Dahası, Gürlek’in eşinin bir hakim olarak görev yaparken Sermaye Piyasası Kurulu üyeliğine atanması, ailenin isminin çeşitli borsa manipülasyonları ve mafyatik ilişkilere dair iddialarla gündeme gelmesi, malvarlığı tartışmasının buzdağının görünen yüzü olup olmadığı sorularını da beraberinde getirdi.
Bütün bu tartışmaların CHP’li belediyelere yolsuzluk davalarının görülmeye başladığı bir dönemde yeniden gündeme gelmesi ise ayrıca manidardı. İktidar medyasının “yüzyılın yolsuzluğu” olarak andığı dava sürecine, iddianamedeki yolsuzluk iddialarını reddeden tanık ifadeleri, mahkeme düzenine dahi hakim olamayan heyete ilişkin skandallar damgasını vurdu. Bütün bu “yargısal” gelişmeler, Saray’ın amacının, seçimlere girmesi durumunda Erdoğan’ı yeneceği görünen İmamoğlu’nu siyasetin dışında tutmak olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
İktidarın küçük ortağı MHP de benzer tartışmalardan azade değil. Partinin genel başkan yardımcısı İzzet Ulvi Yönter’in sürpriz istifası MHP içerisindeki iktidar savaşlarını, farklı çıkar odaklarını ve mafyatik ilişkileri tekrar gündeme getirdi. Bahçeli sonrası liderliğe aday olduğu dile getirilen Yönter aynı zamanda Sinan Ateş’in ailesi tarafından cinayetin azmettiriciliğiyle suçlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde tutuklanan BirGün gazetesi yazarı İsmail Arı, Yönter’in Ayhan Bora Kaplan suç örgütüyle ilişkili olduğu iddiaları haberleştirmişti.
Bütün bu skandallar, rejimin ve iktidar koalisyonunun içinde bulunduğu çürümenin vardığı boyutu ortaya koyuyor. Bu tablonun arka planında ise, rejimin emekçi halka dayattığı ekonomik yıkım ve sefalet politikaları yatıyor. Yeni yıla asgari ücret açlık sınırının altında girerken, geçtiğimiz yıl içinde 43 dolar milyarderinin serveti 25 milyar daha artarak 106 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu çelişki, hükümetin düşüremediği enflasyonla “mücadele” programının amacını açıkça ortaya koyuyor: bu sefalet koşullarını “yeni normal” haline getirirken, tarihin gördüğü en büyük servet transferlerinden birisini kalıcılaştırmak.
Emperyalizm ve Siyonizm ortaklığında gerçekleşen İran’a ve Lübnan’a dönük yeni saldırılar karşısında iktidar sözcüleri tam da bu çerçevede bir söylem üretmeye çalışıyor. Erdoğan’ın liderliği sayesinde savaşın dışında kaldığımız, bu iktidar sayesinde Türkiye’nin bölgedeki “istikrar adası” olduğu propagandası boca ediliyor. Aslında bununla söylemek istedikleri şudur: “Hayatta kaldığınız için kendinizi şanslı sayın!” Tepeden tırnağa çürümüş ve taht savaşlarıyla tükenmiş rejim, ekonomik yıkım ve siyasi baskı ortamında ancak bununla övünebiliyor.
Oysa bu söylem bile apaçık gerçekleri örtmek için çıkarılan gürültüden ibaret. Savaşa karşıymış gibi görünen Erdoğan, “sır küpü” bakanı Fidan ve diğer sözcüler Trump ve ABD’ye ilişkin tek bir söz edemiyor. İktidar sözcülerini dinleyen biri savaşı yalnızca İsrail’in yürüttüğünü sanabilir! İsrail’e ilişkin bolca hamaset üreten iktidar, diğer taraftan, Kürecik radar üssüyle Siyonizmin gözü, Ceyhan’dan akan petrolle de Siyonizmin can damarı olmaya devam ediyor.
Savaşla birlikte petrol fiyatlarının fırlaması, hükümetin ekonomi politikalarındaki acziyetini bir kez daha açığa çıkarıyor. Enflasyonla mücadeleyi ücretleri açlık sınırının altına çekmek olarak sunan iktidarın benzin ve mazot fiyat artışları karşısındaki önlemleri de faturayı emekçilere, çiftçilere çıkarmaktan ibaret. Mazot ve gübre fiyatlarındaki yeni tırmanışa karşı hiçbir önlem alınmamasıyla, zaten yüksek olan enflasyonun yeni bir zirveye doğru ilerlemesi kaçınılmaz.
İktidarın çürüme, sefalet, baskı ve bağımlılıkla dolu bu karnesi, geçmiş yılların deneyiminden çok iyi bildiğimiz gibi, iktidarın otomatik olarak el değiştireceği anlamına gelmiyor. İmamoğlu’nun tutukluluğu, Demirtaş’ın halen içeride tutuluyor olması, kendilerinin adaylıkları ötesinde, Erdoğan’ı seçimlerde tehdit edebilecek diğer adaylara da bir gözdağı niteliği taşıyor. Dolayısıyla, Erdoğan yönetiminin bir sonraki seçim zaferi için dişiyle, tırnağıyla mücadele edeceği ortada.
Bu tablo CHP yönetiminin iktidar karşısında sürekli yalpalayan politikalarını bir kez daha gündeme getiriyor. 2024 seçim zaferinin ardından gelen “normalleşme” politikalarının sonucu “yüzyılın yolsuzluk davaları” oldu. Özel’in İmamoğlu için “hiç değilse ev hapsi” açıklaması, arka planda dönen pazarlıkları yeniden sorgulatıyor. Bunun da ötesinde, CHP yönetiminin 19 Mart halk seferberliğini seçim mitinglerine indirgeyen ve tüm politikasını seçimlere endeksleyen politikası, kitlelerde hayal kırıklığı yaratmaktan ve Tek Adam rejimini güçlendirmekten başka sonuç üretmiyor.
Erdoğan yönetimi CHP’yi tutuklama dalgaları ve yolsuzluk davalarıyla paralize etmeye çalışırken, Kürt siyasi hareketini de “Terörsüz Türkiye” süreciyle tarafsızlaştırmaya, pasifleştirmeye çalışıyor. Şu ana dek, kayyumlara son verilmesi, siyasi tutsakların özgürlüğü gibi alanlarda dahi en küçük adımların atılmamış olması, bir önceki “çözüm sürecinde” olduğu gibi, iktidarın tüm hesaplarını seçim pazarlıkları çerçevesinde yürüttüğünü ortaya koyuyor.
Bütün bu tablo Tek Adam rejiminden kopuşun uzlaşmalarla, pazarlıklarla değil; toplumsal mücadelenin, kitlesel seferberliklerin yükseltilmesiyle mümkün olabileceğini gösteriyor. Böylesi bir politika tutarlı biçimde işçi sınıfı öncülüğünde, emek siyasetiyle gerçeklik kazanabilir. Ekonomik yıkımı, baskı siyasetini, emperyalizm ve Siyonizmle işbirliğini ikirciksiz biçimde karşısına alan bir Emek İttifakı, siyasetin en acil ihtiyacı olmaya devam ediyor. Yaklaşmakta olan 1 Mayıs’ı, bu anlayışla, işçi sınıfının kendi talepleriyle sahneye çıktığı birleşik ve kitlesel bir seferberlik günü haline getirmeliyiz.
Yorumlar kapalıdır.