Dünya savaşlarının ardından sermaye sınıfı, işçi sınıfıyla olan mücadelesini farklı bir boyuta taşıdı. İşçi sınıfını bölerek, yalnızlaştırarak amaçlarına ulaşmayı hedefledi.
İlk olarak işçi sınıfı içerisinde bir ayrıcalıklı katman yarattı: işçi aristokrasisi. Peki bunlar kimlerdi? Genellikle kalifiye emekçilerden oluşan bu kesim, diğer işçilere göre daha yüksek ücretlerle ve çeşitli ayrıcalıklarla ödüllendirildi. Böylece kalifiye işçiler, sıradan emekçilerden uzaklaştırıldı. Örgütlenmelere mesafeli durmaya başladılar; kendi aldıkları ücret düzeyinde başka işçilerin çalışmasını istemediler. Sermayenin amacı da işçilerin ortak çıkarlar etrafında birleşmesini engellemekti.
Ancak zamanla sermaye için bu kesim de bir maliyet unsuru haline geldi. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte kalifiye işçilerin sahip olduğu bilgi ve becerileri makineler devralmaya başladı. Eskiden büyük ölçüde el emeğiyle yapılan işleri artık robotlar yapıyor. Metal işleme sektöründe ise bilgisayar kontrollü makineler, yılların ustalığını birkaç tuşla yerine getirebiliyor.
Böylece işçilerin önemli bir bölümü vasıfsız hale geldi. İşçiler birbirine yakın ücretlerle çalışmaya zorlandı. CNC torna tezgâhlarında yıllarını eskitmiş bir metal işçisi olarak bu sürecin tanıklarından biri de benim. Ne kadar tecrübeli olursan ol, ne kadar çok bilgi ve beceriye sahip olursan ol, çoğu zaman değişen bir şey olmuyor. Adeta bütün işverenler kendi aralarında anlaşmış gibi, alacağın ücretin sınırları önceden belirlenmiş durumda.
Bugün gelinen noktada artık “sıradan işçi” ya da “kalifiye eleman” ayrımının eski anlamını büyük ölçüde yitirdiğini görüyoruz. Yani teknolojik gelişmelerin meyvelerini emekçiler değil, sermaye sahipleri topluyor. Üretimi gerçekleştiren milyonlarca insan giderek daha düşük ücretlere, daha fazla çalışma saatlerine ve daha güvencesiz koşullara mahkûm ediliyor.
Fakat bu durum aynı zamanda yeni bir olanak da yaratıyor. Ücretlerde yaşanan eşitlenme aşağıya doğru gerçekleşse de, işçilerin ortak sorunlarını ve ortak çıkarlarını daha görünür hale getiriyor. Bizi birbirimizden ayıran duvarlar yıkıldıkça, örgütlenmenin zemini de genişliyor.
Yapmamız gereken birbirleriyle rekabet eden bireyler olmaktan çıkıp aynı sömürü düzenine karşı yan yana duran emekçiler olmaktır. Çünkü haklarımızı tek başımıza değil, birlikte mücadele ederek kazanabiliriz. Ücretlerde, çalışma koşullarında ve alım gücümüzde yaşanan gerilemenin karşısında durmanın yolu; dayanışmadan, örgütlenmeden ve ortak mücadeleden geçiyor.
Teknoloji ilerlerken maaşların düşmesi kader değildir. Bu, sermayenin tercihidir. Ve her tercih gibi, örgütlü bir emek mücadelesiyle değiştirilebilir.
