Almanya nereye gidiyor?

Date:

Share post:

Bu yazı devrimci bir metal işçisi olan Patrick König tarafından yazılmış ve ilk kez 12 Ekim’de İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in sitesinde yayımlanmıştır.

Merz hükümetini ve kemer sıkma planını yenilgiye uğratana kadar seferberliği büyütelim

Siyasette bazen zaman durmuş da hiçbir şey hareket etmiyormuş izlenimine kapılırız. Fakat öyle anlar da vardır ki politik olaylar peşi sıra birbirini izler. Almanya’da şu an olmaya başlayan şey tam olarak bu. Merz hükümetinin politikalarının yarattığı hoşnutsuzluk, Avrupa’da çalınan savaş davulları, geleceğin daha çok belirsizleşmesi ve sosyal devletin ortadan kalkmaya yüz tutması, edilgenlik halinin ya da salt bir tartışma ortamının, farklı biçimlerde de olsa somut tepkilere dönüşmesine sebep oluyor. Bu tepki bazen seçim sandığında, bazen de öğrencilerde ve otomotiv işçilerinde gördüğümüz gibi, sektörel eylemlerde kendini gösteriyor. Ya da geçtiğimiz 26 Eylül’de Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) çağrısıyla toplanan birçok sendika, siyasi parti ve kitle örgütünün kesintilere, sanayide işten çıkarma planlarına, silahlanmaya, Filistin’deki soykırıma ve adaletsiz bölüşüme karşı gerçekleştirdiği gösteride olduğu gibi.

Emekçi kitlelerin ve gençliğin önemli bir kesiminin ruh hâlindeki bu değişim, kendimize bazı sorular sorma ve bunları yanıtlama gerekliliğini ortaya koyuyor. Örneğin, hükümete karşı direniş ve seferberlik süreçlerinde gerçekten bir değişim var mı? Bu değişim neden yaşanıyor? Bu yeni durum kendini nasıl ortaya koyuyor? Bu yazıda, bu soruları irdelememiz için başlangıç noktası sunan bazı unsurları ele almaya çalışacağız.

Uluslararası durum ve Avrupa Birliği’nin (AB) durumu

Kapitalist sistemin içinden geçmekte olduğu derin kriz, sözde “sosyal devlet”in ve yıllardır süregelen istikrarın altını oyan temel etmen. Bu bağlamda, Almanya dünya pastasının paylaşımı için verilen emperyalistler arası mücadeleye katılabilmek için mümkün olan en iyi koşulları aramak zorunda kalıyor. Uluslararası alandaki bu mücadele, onu ulusal alanda ekonomisini yeniden düzenlemeye zorluyor. Bunun için sosyal harcamalarda kesintiler, borçlanma gibi araçlara başvuruyor ve sanayiyi kurtarmak için çıkış yolu olarak savaşa oynama gibi yöntemleri seçiyor. Kendi işçi sınıfını disipline etmek ve sömürü oranlarını artırmak da en önemli önceliklerinden biri. Bunun için Merz hükümeti ve işverenler bütçe kesintilerinin ve VW, Mercedes-Benz, Audi, BMW, ZF, Bosch, Varta ve daha nicelerinde olduğu gibi fabrika kapatma kararlarının arkasındalar. 

Seferberlik ve mücadele alanında ise Fransa’da öğrencilerin kamusal eğitimin kötüleşmesine karşı gerçekleştirdiği protestolar, İspanya’da barınma hakkı için kurulan çadır kampları, sonrasında ilan edilen erken seçim ve başlıca sendikal konfederasyonların 11 Kasım’da gerçekleştirileceğini söylediği genel grev çağrıları ile art arda yaşanan gelişmeler aktivizmi cesaretlendiren ve seferberlikleri güçlendiren olaylar olarak karşımıza çıkıyor. Bütün bunlar birçok AB ülkesinde “sıcak bir sonbahara”[1] doğru gittiğimizi gösteriyor; Almanya da bu sürecin dışında değil.

Öyleyse görevimiz hem seçimlerde hem de seferberliklerde art arda ortaya çıkmakta olan bu yeni olguları iyi analiz etmeye çalışmaktır. Böylece Almanya’da sınıf mücadelesinin nereye gittiğini, bu yeni duruma müdahale etmek, onu büyütmek ve derinleştirmek, işçi sınıfından yana sosyalist bir çıkışa yönelmesini sağlamak için nasıl bir hazırlık yapmamız gerektiğini görebiliriz. Şimdi sırayla ilerleyelim. 

Eyalet seçimleri 

Son üç eyalet seçiminin (Saksonya-Anhalt, Berlin ve Mecklenburg-Batı Pomeranya) sonuçları sadece Almanya’da değil, dünya çapında da oldukça tartışıldı. Seçimlerin çoğu zaman gerçekliği çarpık bir biçimde yansıttığını akılda tutarak, yüzdelerin ötesine geçip bazı genel sonuçlar çıkarabiliriz.

İlki, belki en çok tartışılan olmasa da, üç seçimde de seçime katılım oranı artarken, iki ana kapitalist parti olan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) çok büyük bir düşüş yaşamış olmasıdır. Bu partiler ve koalisyonları onlarca yıldır dönüşümlü olarak iktidardalar. Emekçi halkın ve geleceğe dair hiçbir umudu olmayan gençliğin yaşam standartlarındaki düşüşün ve toplumsal çöküşün sorumluları onlar.

Açık olan bir diğer unsur da en çok büyüyenin aşırı sağ olmasıdır. Ne yazık ki seçimlerde milyonlarca kişi yanılgı içinde bir ceza oyu olarak Almanya için Alternatif’e (AfD) yöneldi. Sahte vaatler ve bolca popülizmle AfD, eski kapitalist partilere duyulan güvensizliğe yaslanarak kendini bir “alternatif” olarak gösteriyor. Biliyoruz ki iktidara gelirlerse kemer sıkma politikalarını derinleştirecekler ve mücadeleyle kazanılmış demokratik hakları budayacaklar. Diğerlerinin yanı sıra, Macaristan’da Viktor Orbán, ABD’de Donald Trump ve Arjantin’de Javier Milei’nin deneyimleri bunu kanıtlıyor. Bunlar, Benjamin Netanyahu’yu ve Filistin soykırımını, savaşları ve halklara yönelik saldırganlığı destekleyenlerle aynı kişiler. Sol için açık olan bu durum, bunu kendi deneyimleriyle öğrenmek zorunda kalacak olan çok sayıda seçmen için açık değil. Geçtiğimiz günlerde AfD, Saksonya-Anhalt’ta hükümet kurmayı başardı. Her ne kadar oylama gizli olsa da bunun CDU’nun ve eski solcu Sahra Wagenknecht’in partisi BSW’nin oylarıyla gerçekleştiği herkesin bildiği bir sır. AfD artık popülist retorikten hükümet programını uygulamaya geçmek zorunda. AfD seçmen tabanını genişletip birleştirebilecek mi, yoksa bir süre sonra tabanının bir kesimi kendini yeniden aldatılmış hissetmeye başlayacak mı? Devrimci sol bu olguya çok dikkat etmek ve kendini bir alternatif olarak ortaya koymak zorunda kalacak.

Üçüncü olarak, meselenin aşırı sağın yükselişinden ibaret olmadığını, sola doğru bir alternatif arayan milyonların da var olduğunu söyleyebiliriz. Die Linke’nin Berlin’deki seçim zaferi, üye sayısındaki artış ve eylemlere katılımı da bunu gösteriyor.

Son olarak, savaş sonrasından günümüze Almanya’yı yöneten iki partili sistemin sonuna geldiğimizi söylemek bugün için aceleci bir yorum olsa da, bu sonuçların hükümetteki koalisyona, özellikle de Merz’e ağır bir darbe olduğunu söyleyebiliriz. Meşruiyet krizi öyle bir boyutta ki, birçok kişi kısa bir sürede yeni bir seçim çağrısı yapmak zorunda kalacak ölü bir hükümetten söz ediyor. Ayrıca bu patron partilerinin mutlak parlamento çoğunluğuna ve açık bir toplumsal desteğe sahip istikrarlı hükümetler kurması giderek zorlaşıyor.

Seferberlikler ve metal toplu iş sözleşmesi

Metnin başında ve son aylarda sitemizde yayımladığımız diğer yazılarda da belirttiğimiz gibi, sokak eylemlerinin sayısında bir artış yaşanıyor. Otomotiv sektörünün ve öğrencilerin başını çektiği eylemler ile DGB’nin çağrı yaptığı gösteriler bunun örnekleri. Henüz katılımcı sayısı ve güç bakımından durumun gerektirdiği düzeyde eylemler olmadığını söylemek gerekiyor. Ama yeni bir dinamiğin içinde olduğumuzu kesinlikle söyleyebiliriz. Her şey hoşnutsuzluğun da eylemlerin de azalmayacağını, aksine artacağını gösteriyor. Şimdilik en hareketli kesim lise öğrencileri ve gençler. 20 Kasım için Avrupa çapında yeni bir eylem günü hazırlıyorlar.

Otomotiv ve genel olarak metal sektörü ise, sektördeki kemer sıkma ve işten çıkarma planlarıyla uğraşırken yeni toplu iş sözleşmesini de müzakere ediyor. Şimdilik taraflar arasında bir yakınlaşma yok. Bu da IG Metall’in Kasım’ın ilk günlerinde 24 saatlik bir greve çağrı yapmak zorunda kalması ihtimalini gündeme getiriyor IG Metall’den ve sendika yönetimlerinden, şirketlerin kendi krizlerinin faturasını üstlenmesini talep eden bir mücadele planını sürdürmelerini istemeliyiz. Bunlar, Almanya’da ve dünyada milyonluk kârlar elde eden büyük çok uluslu şirketler. Hiçbir işten çıkarmanın, fabrika kapatmanın ve kazanımlarda geri adımın kabul edilmemesini talep etmeliyiz. Haftalık çalışma süresinin 35 saatten 40 saate çıkarılması yerine, aynı ücretle günde 6 saatlik çalışma ile işin bölüşülmesini talep etmeliyiz. Kapanan her şirket, işçi denetimi altında kamulaştırılmalı. Tıpkı Bremen şehrinin zamanında eski Klöckner’le, yani bugünkü ArcelorMittal’le yaptığı gibi.

Mücadelelerde Die Linke’nin rolü ve yeni bir siyasi alternatif yolunda

Yazı boyunca durumu açıklamak ve anlamak için birtakım unsurlar ve argümanlar ortaya koymaya çalıştık. Bunları sorgulayabilir veya önemlerini azımsayabiliriz. Gerçeklik üzerindeki etkilerine daha fazla ya da daha az ağırlık atfedebiliriz. Sınıf mücadelesinde hiçbir şeyin tek yönlü olmadığını ve henüz yeni bir durumun başlangıcında bulunduğumuzu biliyoruz. Kesin öngörülerde ya da zafer havasında nitelendirmelerde bulunmak da hata olur. Fakat emin olabileceğimiz şey, eğer hiçbir şeyin değişmediğini, bu gelişmelerin aynı şeyin bir devamı olduğunu ya da aşırı sağ seçimlerde iyi sonuçlar alıyor diye yenilgiye doğru ya da faşizmin bir varyantının zaferine doğru gittiğimizi düşünürsek, yanılmış olacağımızdır. Devrimci sol, diğer toplumsal örgütlerle, sendikal ve genç aktivistlerle birlikte bu sürece şimdiden müdahale etmelidir. Hükümete ve kesintilerin sonuçlarına nasıl karşı koyacağımızı tartışmalı, program ve örgütlenme biçimleri üzerine de kafa yormalıyız. Sendikal aktivistler, önderliklerden, hükümetle el altından pazarlık yapmayı bırakmalarını ve mücadele planı çağrısı yapmalarını talep etmelidir. Gençliğin eğitim için verdiği, zorunlu askerliğin geri getirilmesine karşı verdiği, insanca bir barınma hakkı ve kiraların dondurulması için verdiği mücadeleyi desteklemek ve bu talepleri işçilerin talepleriyle birleştirmek zorundayız.

Ancak böyle bir müdahale ve mücadele ile Merz hükümetini ve onun kemer sıkma politikasını yenilgiye uğratacak yeni sendikal ve politik araçlar inşa edebiliriz.

Die Linke, yalnızca seçimlerdeki yükselişi nedeniyle değil, aynı zamanda siyasete yeni katılan pek çok yoldaşımız için bir referans noktası haline geliyor olması nedeniyle de mücadeleleri destekleme ve birleştirme görevinde öncü bir rol oynamak zorunda.

Die Linke, eski kapitalist partilerden ve geleneksel reformistlerden bağımsız bir solun siyasi alternatifi olarak güçlenmeye devam etmeli, buradan hareketle AfD’nin aşırı sağ projesine karşı koymalı ve onu yenilgiye uğratmalıdır. Köklü bir değişime ancak bağımsız bir sol üzerinden ilerleyebiliriz. Bu değişim de bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasından geçecektir.


[1] 1969 yılının sonbaharında alevlenen Kuzey İtalya’da gerçekleşen grev dalgasına referans veriliyor.

Son Yazılarımız