2009 Avrupa parlamentosu seçimleri: Yeni bir kutuplaşmaya doğru

100

6 Haziran’da Avrupa Parlamentosu için yapılan seçimlerin gerçek galibinin “güvensizlik” olduğunu söylemek abartı olmaz. Parlamento seçimlerine katılım oranı son yirmi yıl boyunca sistemli bir biçimde ve yüzde 20 dolayında azalarak, sonunda yüzde 43’e kadar indi.

Bütün partilerin katılım çağrılarına ve propagandalarına karşın AB nüfusunun yarıdan fazlasının gösterdiği bu giderek artan ilgisizlik, sadece AB Parlamentosu’nun gerçek yaşamda belirleyici bir rolünün olmadığını düşünmelerinden kaynaklanmıyor. Avrupalılar, AB’nin “uluslarüstü” bir birlikten çok, ulusal devletlerin arasında bir ittifak olmanın ötesine geçmediğini görmüş durumdalar. Birliğin yaşamsal kararlarını sonuçta ulusal hükümetlerin başkanlarından oluşan Avrupa Konseyi veriyorsa ve 736 üyeli Parlamentonun yetkileri onun aldığı kararları onaylamanın ötesine pek geçmiyorsa, seçimlerin anlamı nerede?

Avrupalı seçmenlerin bu bakışı, onların bir emperyalist ittifak olan AB’yi reddettiklerini göstermez elbette. Ama Avrupa Anayasası taslağının 2005’te Fransa ve Hollanda’da oldukça yüksek katılımlı (sırasıyla yüzde 69 ve yüzde 63) referandumlarla reddedilmiş olduğu, iki yıl sonra onun yerine ikame edilen Lizbon Anlaşması’nın ise İrlandalılarca geri çevrildiği anımsanacak olursa, 2009 Parlamento seçimlerinin olağanüstü düşük katılımının yaygınlaşan bir güvensizliğe ve AB kurumlarının krizine işaret ettiğini söylemek olanaklı.

Sağın “başarısı”

Güvensizlerin sandıktan uzaklaşması, Parlamento’daki sağ partilerin üye sayısını arttırabilmelerinin bir nedeni oldu. Halk Partisi grubunu oluşturan sağ liberal ve Hıristiyan demokrat partiler 263 üyeyle parlamentoda elinde bulundurdukları çoğunluğu korurken, Sosyalist Partiler grubunun üye sayısı 217’den 161’e geriledi. Merkel, Sarkozy ve Berlusconi hükümetleri, belirli oy gerilemesine karşın kendi ülkelerinde hâlâ çoğunluğu ellerinde tuttuklarını gösterirken, İngiltere, İspanya ve Portekiz’deki “sosyalist” hükümetler muhalefetin gerisine düştü. Özellikle İngiliz İşçi Partisi, Tony Blair’in savaş yanlısı ve neo-liberal politikalarının faturasını ödemeye devam ederek tarihinin en büyük yenilgilerinden birini aldı ve üçüncü parti durumuna düştü. Fransız sosyalistler de yüzde 16,5’lik bir oy oranıyla, oylarını çarpıcı bir biçimde ikiye katlayan Avrupa Ekolojisi partisiyle (%16,2) neredeyse aynı hizaya gelirken, İtalyan solu yedi puan daha yitirip Berlusconi’nin on puan gerisine düştüler (yüzde 26). Özetle, Avrupalı emekçiler yaşam koşullarını sarsan ekonomik kriz karşısında liberalizmin dışında herhangi bir başka seçenek sunamayan Sosyalist solu cezalandırırlarken, orta sınıflar bunalıma klasik sosyal demokrat politikalarla yanıt getiren sağcı iktidarlara oy verdiler. Nahuel Moreno’nun deyişiyle, bir kez daha “seçimler gerçekliğin çarpılmış bir yansımasını sundu.”

Ama sağ cenahtaki en ciddi gelişmeyi aşırı sağ ve faşizan partiler ve akımlar gösterdi. Henüz tam olarak Mussolini’nin Faşist ya da Hitler’in Nazi partileri biçiminde örgütlenip eylem yapıyor olmasalar da, Hollanda, İngiltere, Macaristan, Avusturya ve İtalya’daki yabancı düşmanı, İslam karşıtı ve anti-semitik partiler oy oranlarını ciddi bir biçimde arttırdılar. Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle şimdilik güçlü bir grup kuramıyor olsalar da, 120 üyeyle Parlamento’nun beşte birini oluşturuyorlar. Uluslarüstü bir Avrupa Birliği fikrine de karşı çıkan bu akımlar, ekonomik krizin göçmen işçilerin yurtlarına gönderilmesiyle çözülebileceği sloganını işliyorlar.

Solun dağınıklığı ve olanaklar

Sosyalist partilerin solunda ve “İşçilerin ve Halkların Avrupası” sloganını işleyen partiler ve akımlar genellikle güçsüz ve dağınık bir tablo sergilerken üç gelişme dikkat çekti. Birincisi, İrlanda’da Troçkist “Militan” dünya akımına bağlı Sosyalist Parti adayının Dublin’de 50 binin üzerinde oy toplayarak (yüzde 12,4) Parlamento üyeliğine seçilmesi oldu. Fransa’da ise eski Troçkist Olivier Besancenot’nun büyük umutlar yaratan Yeni Antikapitalist Partisi ise, %5 civarında bir oy oranıyla eski LCR’nin (Devrimci Komünist Birlik) düzeyinden öteye geçemedi.

İkinci önemli gelişme ise Portekiz’de, içinde bazı Troçkist partilerin de yer aldığı Sol Blok’un oylarını ikiye katlayarak %10,7 oranına ulaşması ve kendi ülkesindeki partiler sıralamasında üçüncü sıraya yerleşmesi oldu. Portekiz Komünist Partisi’nin de buna yaklaşık bir oy topladığı dikkate alınacak olursa, bu ülkede işçi hareketinin yeni bir düzleme doğru evrildiği söylenebilir.

Nihayet üçüncü gelişme, İspanya devrimci solunun yeniden gruplaşma sinyalleri vermeye başlamasıydı. Troçkist ve sol devrimci partiler ile Bask ve Katalonya’nın bağımsızlıkçı ulusal sol akımlarının oluşturduğu Enternasyonalist Girişim, hükümetin tüm yasaklama ve Girişim’i “terörist” ilan etme çabalarına karşın, 176 bin oyla önemli bir başarı elde etti. İşçi Cephesi’nin kardeşçe ilişkide olduğu Uluslararası İletişim Komitesi’nin İspanyalı bileşeni Lucha Internacionalista’nın (Enternastyonalist Mücadele) da içinde yer aldığı Enternasyonalist Girişim, şimdi sadece bir seçim platformu olmaktan çıkıp sürekli bir gruplaşma halini alıp almamayı tartışmakta.

Özetle AB Parlamentosu seçimlerinin en önemli sonucu, Avrupa düzeyinde bir politik kutuplaşmanın başladığına işaret etmesi oldu. Aşırı sağın güçlenmesi, Avrupa devrimci solunun devrimci bir seçenek geliştirme görevinin her zamankinden daha acil hale geldiğine işaret ediyor.

Yazan: Yusuf Barman (26 Haziran 2009)

Yorumlar kapalıdır.