Kürt Sorununda Açılanlar

92

Geçen sayımızda Kürt sorununu bir ulusal sorun olarak tanımlarken, bu ulusal sorununun çözümünü de Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız tanınmasından hareketle değerlendirmiştik.

Bu hakkın birleşme ya da ayrılma şeklinde tezahürünü tamamıyla Kürt halkının tasarrufuna bırakırken, bu hakkı içermeyen demokratik veya kültürel kazanımların şüphesiz siyasal bir eşitliğe dayanmayacağını, köklü yapısal değişiklikleri içermeyeceğine dair güvensizliklerimizi de eklemiştik. İlkesel tutumumuzu ön plana çıkarırken, öte yandan Türk burjuvazisi için ‘yeni’ bir sayfa, Kürt ve Türk işçi, emekçiler içinse bir fatura anlamına gelecek bir açılımın çözüm olamayacağını belirttik. Bu açıdan “Neden ve nasıl bir çözüm” sorusunun cevabının gerçek niyeti belli edeceğini söyledik.

Bu yazıda ise; ‘Kürt Açılımı’nı geçtiğimiz ayın haberleri üzerinden bir kez daha tahlil etmeye çalışacağız. Sorunları yaratanların, şimdi neden bir çözüm istediklerini ve çözümden ne anladıklarını açıklamak gayemiz olacaktır.

“Demokratik Açılım” kapatıldı

Geçtiğimiz ay yedi DTPli’nin gözaltına alındığını, bunun üzerine Mardin’de yapılan protestolarda da 2 kişinin daha gözaltına alındığını yazmıştık. 11 Eylül’de ise, 10 DTP üyesine tutuklama kararı çıktı. Bayram süresince “Kürtler bir ulusal kimlik olarak tanınsın; tutuklanan partililer serbest bırakılsın” talepleriyle Diyarbakırlılar DTP’ye yönelik baskıları protesto ettiler.

Geçen sayıda da bahsedildiği gibi, Günlük gazetesinde çıkan, Toronto Üniversitesi Yakındoğu ve Ortadoğu Medeniyetleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Amir Hassanpour’un “Gelişen dünya dilbilim düzeninde dilsel haklar: Devlet, pazar ve iletişim teknolojileri” başlıklı yazısı ‘örgüt propagandası’ sayılarak gazete bir ay kapatma cezası almıştı. 22 Eylül’de ise Günlük gazetesinin devamcısı Demokratik Açılım gazetesi kapatıldı. Gerekçesi; Aliye Timur’un cenazesi üzerinden ‘yasa dışı örgüt propagandası’ yapıldığı iddiası idi.

Öte yandan, Diyarbakır Barosu’ndan gelen, Dicle Üniversitesi’ne Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü talebine, YÖK’ün cevabı, geçen sayıda bahsettiğimiz gibi Ortadoğu dilleri bile değil; “Yaşayan Diller Enstitüsü” oldu. ‘Her şeye rağmen’ Yaşayan Diller Enstitüsü ifadesiyle de Kürtçe sadece Türkiye’deki milyonlarca insanın ana dili değil de, tarihin derinliklerinde kalmış bir dil muamelesi görerek inkâr edilmeye devam edildi.

Bu örneklerle burjuvaca bir çözümün sınırını görüyoruz. Peki, burjuvazi bu gerçeklikte bir çözüme neden ihtiyaç duyuyor? Aynı şekilde AKP yedi yıl durup neden bugün böyle bir aktörlüğe soyunuyor?

Kürt Açılımı’yla açılanlar ve sürecin dinamikleri

Kuşkusuz bu girişimi tetikleyen birçok faktör bulunmaktadır. Bunların başında, Türkiye’nin Kürt meselesinde sıkışmışlığı ve bu noktada mevcut uluslararası konjonktürün Kürt meselesinde kısmi de olsa bir çözümü zorlaması gelir. Bunun bir ayağı, ABD’nin tahminen Irak’tan tamamen çekilmiş olacağı 2011 sonunda, Kuzey Irak’taki Kürt bölgesel oluşumunun himayesini kısmen Türkiye’ye devretme çabasıdır. Kuzey Kürdistan’la kurulacak bir ilişki elbette Türk tarafınca PKK meselesini halletmekten geçer ki, bu mesele halledilirse ABD için Irak, Kürdistan kontrolü için en elverişli yol olacaktır. Bunun Türkiye’ye faydası da kendi açısından ekonomik ve siyaseten bölgede bir “aktör” haline gelmesi olur. Zira son dönemde, Kerkük petrolleri üzerinde Türk şirketlerinin isminin geçmeye başlaması, Kuzey Irak’ın Türkiye burjuvazisi için cazibesini arttırdığının da göstergesidir.

Diğer bir konu ise; enerji anlaşmalarının imzalanması ile hükümetin “Kürt açılımı” söylemlerinin aynı zamana denk gelmesidir. Türkiye, Bakü- Tiflis- Ceyhan, Nabucco ve Güney Akım projeleriyle, Kafkasya ve Ortadoğu enerji kaynaklarının Avrupa’ya transferinde bir istasyon konumundadır. İşin aslında boru hatları ve vanalar önce Kürt topraklarından, sonra Türkiye’den geçmektedir. Devlet de böyle bir “aidiyet”le aslında tüm Kürt bölgesinde aktörlüğünü meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu şekilde anlaşmaya taraf olan ülkelere istikrarlı ve güvenlik sorunu olmayan bir Türkiye imajı çizmeye çalışmaktadır.

Tüm bunlar son dönemde Türkiye’nin dış dinamiklerinin gerçekleridir. Ancak Türkiye’nin uluslararası arenada Kürt meselesi konusunda tavır belirleme zorunluluğu yeni bir şey değildir, ve doğrudan Kürt açılımını bir devlet politikası haline getirme şeklinde bir çözümün sebebi de değildir. Zira, uluslararası alanda siyaset pratiğe iki kere ikinin dört etmesi şeklinde dökülmez, bazen en ılımlı elverişli koşullar bile aksi yönde sonuçlanabilir. Onun için bugünkü gelinen durumu yalnızca, “ABD’nin bir oyunu” olarak okuyamayız. Rejim içi dinamiklerin de süreç açısından belirleyiciliğinin göz ardı edilmemesi gerekir. Ülkenin 30 yıldır süren ve bir o kadar sürme potansiyeline sahip bir sorununun çözümü, bu çok başlı rejimde bu kadar konuşulabiliyorsa, bu hükümetin; burjuvazinin rejim içindeki temsiliyet sorununu kısmi şekilde çözmesi ile mümkün olmuştur. Bunu da; bölgenin vaad ettiği kârları işaret ederek yapmıştır. Neticede burjuva demokrasisi, bol para olduğunda mümkündür. Rejim içerisindeki bu anlaşma, elbette ki rejimin kendisine hiçbir şekilde zeval gelmeyeceği garantisi anlamına da gelir. Bu rejim içi temsiliyet sorununu ulusal sorunla kesiştiği yönleriyle ele aldığımız bu yazıda, en nihayetinde meselenin bu kadar net konuşulabildiği, çözüm önerilerinin tartışılabildiği önemli bir döneme girildiğini ifade edebiliriz.

Gerçek ve kalıcı bir çözüm için yeni bir anayasa ne ifade eder?

Kürt sorununun çözüm yolunu açan dinamikler iç ya da dış olsun; yazının en başında vurguladığımız gibi, demokratik ve kültürel kazanımlar siyasal eşitlik ilkesine dayanıp yeni bir yasayla korunmaya alınmazsa, tıpkı 93 Özal sürecinde olduğu gibi “federasyonların bile tartışmaya hazır olunduğu” bir dönem suikastlerle siyasi cinayetler, köy yakmalar, göç ettirmelerle de sonlanabilir. Hali hazırda 82 anayasası ile yola çıkılan hiçbir açılımın bizi çözüme götürmeyeceği de aşikârdır. “Bırakın Kürt sorununun çözümü, Türkiye’de demokratik adımları atmaya bile kalkarsanız, bugün 12 Eylül Anayasası önünüzde engeldir. 12 Eylül darbesinin ürünü olan anayasayı değiştirmediğiniz sürece, Türkiye’yi demokratikleştirme şansına sahip olamazsınız” şeklinde Ahmet Türk de bunu vurgulamıştır. Burada, Başbakan’ın 2005’te “Kürt sorunu benim sorunum” sözünün arkasında durmaması, Ergenekon davası kapsamında Kürtlere karşı işlenen suçların üzerine gitmemesi, bu sürecin içerisinde geriye dönüş yolunun da olduğunu gösterir. Bu noktada, gerçek ve kalıcı bir çözüm için her koşulda Kürt halkına tanınacak kaderini tayin hakkının savunulması ve bunu koruyan, bütünleyen taleplerin sahiplenilmesi gerekir. Kürt ulusunu siyasi olarak tanıyan ve Kürt halkının, tutsakların dışarıda özgürce siyaset yapmalarını sağlayacak yeni bir anayasa talebi en başta gelirken; Kürt ulusal hareketine yönelik her türlü askeri operasyonlara derhal son verilmesi; koruculuk sisteminin kaldırılması da atılacak en önemli adımlardır.

Yazan: Canan Yılmaz (26 Eylül 2009)

Yorumlar kapalıdır.