25 Kasım’da hayatı durdurduk! Asıl mücadeleyse şimdi başlıyor!

101

25 Kasım’da kamu emekçileri, son yıllardaki en büyük eylemlerinden birini hayata geçirerek, bir günlük iş bıraktılar ve meydanları doldurdular. Grev ve toplu sözleşme (TİS) hakları için eyleme geçen kamu emekçilerini, mücadeleci öğrenciler ve işçiler de meydanlarda yalnız bırakmadı. Bir günlük “uyarı” grevi, emekçi halkın büyük çoğunluğunun da desteğini arkasına aldı.

Emekçilerin meydanlarda açığa çıkan enerjisi ve mücadele azmi, emek hareketi açısından bir moral kaynağı oldu. Dolayısıyla, sınıf mücadelesi açısından anlamlı bir günü geride bıraktık. Bugün içinse, bu eylemin bir bilançosunu çıkarmak, sınıf mücadelesinin bundan sonraki seyri açısından büyük önem taşıyor.

Hükümetten “hukuk devleti” üzerine inciler

Öncelikle, grev sürecinde hükümetin takındığı işçi düşmanı tavrın teşhir edilmesi gerekiyor. 25 Kasım’a giderken AKP hükümeti ve Başbakan, kendilerini “demokrasi şampiyonu” ilan ettikleri bir sırada, Türkiye’nin bir “hukuk devleti” olduğu söyleminin arkasına sığınarak, eyleme katılacak emekçileri açık açık tehdit ettiler. İş bırakmanın yasadışı olduğunu, dolayısıyla eyleme katılanlara “gereğinin yapılacağını” belirttiler.

Öncelikle, Başbakan’ın gerçeği söylemediğini “hukuk devleti”yle çelişenin asıl kendisi olduğunu belirtmekle başlayalım işe. Çünkü TC Anayasası’nda, devletin imzaladığı uluslararası anlaşmaların ve belgelerin iç hukuka dâhil olduğu ve bu belgelerin iç hukukla ihtilaflı olduğu durumlarda, söz konusu metinlerin geçerli olacağı açık açık belirtilmiştir (90. madde). TC’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelerde ise, kamu çalışanlarının grev ve toplu sözleşme hakları tanınmakta. Bu durumda suçlu olan, grevci emekçiler değil, bu sözleşmeleri imzalamanın gerektirdiği yasal düzenlemeleri yapmayan hükümet ve Başbakan olmalı!

Esasında meselenin bir “hukuka uygunluk” sorunu olmadığını, Başbakan da gayet iyi bilmekte. Tarih, yasaların ve hukukun, ne kadar oynak bir zeminde yer aldığının, ne şekillere girebildiğinin zengin örnekleriyle dolu Dolayısıyla belirleyici olanın, fiili ve meşru mücadele olduğu açık. Kamu emekçilerinin mücadele tarihi de zaten tam bu temel üzerinde hayat bulmuştur. 90’lı yıllarda kamu emekçilerinin mücadelesi yükseldiğinde, örgütlenme hakları dahi ellerinde yokken, mücadele yasalara değil, yasalar mücadeleye uymak zorunda kalmıştı. Aynı örneğin, grev ve TİS hakkı için de gerçekleşeceğine dair bir şüphemiz yok.

Fakat haklarımız önündeki tek engel hükümet ve “hukuk devleti” olsaydı, mücadele şüphesiz çok kolay olurdu. Asıl büyük engel, sendikalarımızın içinde yer alıyor.

Sınıfının gücüne güvenmeyen sendikal yönetim

Evet, sendikaların başına çöreklenmiş bürokrasiden bahsediyoruz. 25 Kasım eylemi emekçilerin ülke gündemini etkileyerek, taleplerini duyurabildiği, işçi sınıfına moral veren bir eylem olmuşsa da, bu eylemin eksiklerini tespit etmezsek, 26 Kasım’dan itibaren mücadeleyi ileriye taşımamız, öyle sanıyoruz ki, mümkün olmayacak.

Bu noktada öncelikle vurgulamak istediğimiz şey, eylemi örgütleyen sendikal yönetimin sınıfın kendi gücüne güvenmediği ve 25 Kasım eylemine baştan sona bu anlayışın damgasını vurduğudur. Sendikal bürokrasi, AB uyum sürecinde nasıl olsa grev ve TİS hakkının elde edileceğini ve bu süreçte hükümeti sıkıştırarak, onu ikna etmeyi ummakta.

Bir günlük iş bırakmayla hükümeti “uyarma” eyleminin ve bu sayede hükümetin grev ve TİS hakkını tanıyabileceği hesabının arkasında, işte bu mantık yatmakta. Kuşkusuz bürokrasi bunun aksini iddia edecek. Fakat azıcık beyin jimnastiği ile, yalın gerçeğe ulaşmanın mümkün olduğunu düşünüyoruz.

Örneğin, 25 Kasım “uyarı” grevi kararı ne şekilde alındı, tabanın fikri soruldu mu? Karar alındıktan sonra, tabanı harekete geçirmek için ne gibi hazırlıklar yapıldı? “Uyarı” grevinden önce yerellerde grev komiteleri kuruldu mu, örgütsüz ve/veya kontra-sendikalarda örgütlü (Memur-Sen, Kamu-Sen, vd.) emekçilere ulaşmak için ne gibi çalışmalar yapıldı?

Bu soruları çoğaltmak mümkün ve cevapları da ortada! Yapılan çalışmaların tümü, tabandaki sınıf bilinçli, fedakâr emekçilerin inisiyatifi sayesinde gerçekleşti. Pekiyi, bürokrasi bir eylem hazırlığının nasıl yapıldığını bilmediğinden mi böyle davrandı? Hükümetle ve sistemle köprüleri atmayı en kötü kâbus olarak gören, kendi bürokratik kastının çıkarlarını sınıfın çıkarlarından üstün tutan bir anlayıştan başka türlüsü de beklenemezdi.

Grev ve TİS hakkı gibi ciddi bir talep, ona uygun bir hazırlık gerektirir. Fakat kendi sınıfının gücüne güvenmeyenlere, emekçiler hiç güvenmez. İşçi sınıfı gerçekçi ve akılcıdır. Eylemi gerçekleştiren önderlik, kendisine güven vermiyorsa, işini kaybetme korkusu yaşıyorsa, greve katılmaktan imtina edecektir. KESK Başkanı Sami Evren, greve katılımın yüzde 90 düzeyinde olduğunu sayıklayadursun, gerçekte KESK, kendi tabanındaki ciddi bir kitleyi eyleme çekemedi. Bunun bütün sorumluluğu ise, mevcut sendikal yönetime ait.

İşbirlikçi bürokratik önderliklerden kurtulmak için, sendikalarımıza sahip çıkmaktan, mücadeleyi büyütmekten başka şansımız yok. Bunun için öncelikle, işyerlerimizde ve sendikalarda 25 Kasım eyleminin bir bilançosunun çıkarılmasını sağlamaya çalışmalıyız. Bu bilançoyla birlikte 25 Kasım’ın ardından, sendikalarımızın grev ve TİS hakkını elde etmek için bir eylem planı oluşturmasını sağlamalı ve 25 Kasım eylemine katılan hiçbir emekçinin, bu eyleme katılmasından ötürü mağdur olmaması için hazırlıklara girişmeliyiz. İnanıyoruz ki, işçi sınıfının devrimci partisi de, bu ve bunun gibi mücadeleler içinde inşa olacaktır.

Yazan: İşçi Cephesi (30 Kasım 2009)

Yorumlar kapalıdır.