İyerlerinden Mektuplar – Şubat (2010)

127

İşçi Cephesi’nin Şubat 2010 tarihli 14. sayısında yayımlanan okur mektupları:

Petrokimya

Birleşip mücadele edersek kazanırız! • Küresel mali kriz derinleştikçe patronlar biz işçi sınıfına daha da çok baskı yapmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Ellerindeki bütün kozları sonuna kadar kullanmaya devam ediyorlar. Biz isçiler aldığımız üç kuruş ile kira, su, elektrik faturaları ve doğal günlük ihtiyaçlarımızı nasıl karşılarız diye kara kara düşünürken, patronlar aldığımız üç kuruşa da göz dikmişler, onu da nasıl geri alırız diye düşünüyorlar. Oylarımızla seçtiğimiz milletvekilleri bizlerin sorunlarını çözeceğine, sermayenin sorunlarını çözmeye çalışıyorlar. Yani biz yoksul işçi sınıfını unutup patronlara hizmet ediyorlar. Meclisten geçirdikleri yasalar biz işçileri yoksulaştırıp köleleştirirken, patronlara rahat nefes aldırıp, servetlerine servet katıp bizleri daha da köleleştirmenin yolunu açıyor. Örneğin benim çalıştığım fabrikada yılda iki kere zam yapılırdı. Şimdi ise 2010’un ilk zam ayı geldi, ama patronlardan ses yok. İşin ilginç yanı çalışan arkadaşlardan da ses çıkmayınca bu durum patronların da sessiz kalabilmesini sağlıyor. Sesimizi çıkardığımız zaman ise bize kapının yolunu gösteriyorlar. Ben işyerimde zam konusunu dile getirdim. Benimle birlikte birkaç arkadaş daha var zam konusunu dile getiren. Ama bu da yetmiyor. Daha çok kişinin dile getirip konuşması gerekiyor. Kısacası biz çalışanların iyi örgütlenmesi gerekiyor. İyi örgütlenmediğimiz ve böyle dağınık kalıp sesimizi çıkarmadığımız sürece patronların istediğini yapmış oluruz. Ancak birleşip mücadele edersek kazanırız.

***

Tekstil

Ücrette artış yok, ücret indiriminde artış var! • Tekstil sektöründe parça başı üretim yapan bir atölyede çalışıyorum. Sosyal güvencesiz, iş garantisi olmayan, esnek üretim tarzına mahkûm bir durumdayım. Daha önce aldığımız ücretlerin altına inen ücretler yüzünden zaten geçinmekte zorlanırken patronun gözü yine bizim cebimize uzandı. Diktiğimiz işler lüks mağazalarda satılan bayan giysileri. Çoğunluğu ihraç edilmekte. Satış fiyatları o kadar uçuk ki biz bile ‘bu fiyata bu giysileri alan var mı’ diye şaşırırken bize verilen parça başı ücretin düşürülmesi karşısında gerçekten tam anlamıyla şoke olmuş durumdayız. Diktiğimiz bir pantolonun satış fiyatı 100-150 Euro arasında. Bir bluzun 300 Euro’dan daha pahalıya satıldığı bir durumda bize ödenen ücrette %35-%40’a varan düşüşe gidilmesi karşısında yaptığımız itirazların asıl iş sahibine yani imalatçı firmaya iletileceği ve kabul edilirse önceki ücretlerimize kavuşacağımızı müjdeleyen atölye sahibi, kendisinin de bu duruma şaşkın olduğunu, bizim ücretlerimizin azalmasının kendisini de etkilediğini fakat kendisinin de çaresiz olduğunu, dikmezseniz bu fiyatlara diken çok atölye var denilerek ‘işinize gelirse’ kabilinde cümleler sarf ettiklerini söylüyor. Her şeye zam geldiği bu ortamda ücretlerimizin düşürülmesi bizi de zor durumda bıraktı. Arkadaşlarla bir araya gelmeye çalıştık. Tek tek itirazımızın fayda etmeyeceğini, birlikte hareket edersek isteklerimizin kabul edilme olasılığının daha yüksek olduğunu aramızda konuştuk. Hep birlikte hareket ederek hafta sonu patronun karşısına çıkmayı hedefliyoruz. Gelişmeleri aktaracağım.

***

Patrona çok kazandırıyoruz ama yine de az ücret alıyor, çok kötü koşullarda çalışıyoruz • Ben bir tekstil atölyesinde çalışıyorum. Çalışan sayısı 31. Bu çalışanların 20 kişisi alt katta, 11’i üst katta çalışıyor. Kişiye özel gömlek üretimi yapıyoruz. Gömleğin tanesini 45-85 TL arasında yapıyoruz. Günde yaklaşık 110 gömlek üretiyoruz. Yani ortalama günlük gelirleri 7000 TL’yi buluyor ama işyerimizde yemek yok. Yemeği dışarıda kendi cebimizden yemek zorunda kalıyoruz. Ayrıca servis aracımız yok ve ulaşım parasını da cebimizden veriyoruz. Bu patronlar önceleri bizim gibi işçilermiş, yaklaşık 15 yıl işçilik yaptıktan sonra şimdi kendi atölyelerini işletiyorlar. Patronlarımız iki ortak ve aylık giderleri çıktıktan sonra net karları kişi başına 25 bin lirayı geçiyor. Ama buna rağmen, kendileri de işçilikten geldikleri halde, işçilerin ihtiyaçlarını görmezlikten geliyorlar. Örneğin; yemek ve servis sorunu yetmezmiş gibi birde bu kışın ortasında ısınma sorunu yaşıyoruz. Alt katta pres ve ütü sayısı fazla olduğu için ısınma sorunu fazla hissedilmiyor. Çünkü bu makinelerde çalışma esnasında oluşan ısı sayesinde üşümüyoruz. Ama üst katta ısınma tam bir sorun. Cam ve çerçeveler kırık olduğu için içeride bir morg soğukluğu var! Bu bölümde ısınmak için sadece bir elektrikli soba var -ki bu soba en fazla 1 metrekarelik bir alanı ısıtabiliyor. Bu nedenle üst katta çalışan kadın arkadaşlar ısınabilmek için sobayı kendi yakınında tutmaya çalışıyorlar. Hal böyle olunca, ister istemez, soba paylaşımından kaynaklı sorun çıkıyor. Hatta kavgalar bile oluyor. Biz bu sorunu patronla konuştuk ama patronlar şu anda maddi olarak iyi durumda olmadıklarını söylediler. İşte görüyoruz ki patronun kârı ne kadar yüksek olursa olsun ve hatta patronlar isterse işçi kökenli olsun, mantık aynı mantık! Kafalarına sürekli, ‘işçileri nasıl daha fazla sömürebilirim’ düşüncesi hâkim olduğu için bizim sırtımızdan milyon dolarlar dahi kazansalar bizleri her zaman kötü koşullarda çalışmaya ve yaşamaya mahkûm ediyorlar. Biz çalışanlar olarak patronların bu saltanatına boyun eğmek zorunda değiliz. Fakat bu sorunlar bir-iki kişiyle çözülecek sorunlar değil. Bu yüzden çalışan arkadaşlarımızın tümünün bu sorunlara birlikte karşı koyabilmesi lazım. Ancak bu şekilde kazanım elde edebiliriz.

***

Hizmet

Hepimiz işçi sınıfının üyeleriyiz! • Ben özel bir okulun temizlik işlerini yapıyorum. Bu okulda benimle aynı işi yapan beş işçi arkadaşım daha var. Bu arkadaşlarımın ikisi erkek, üçü kadın. Çalışan kadın arkadaşlarımızdan biri kilolu olduğu için çok seri hareket edemiyor, bir diğer kadın arkadaşımız da erkeklerin yapabildiği ağır işleri yapamadığı için müdürler ve şefler tarafından sürekli azarlanıyor. Yalnız bu baskı sadece şefler ve müdürler tarafından yapılsa anlamak olanaklı. Fakat çalışan erkek arkadaşlarımız da bu gibi nedenlerden dolayı kadın arkadaşlarımıza sözlü tepkiler gösteriyorlar. Örneğin geçen hafta bu tür konulardan kaynaklı bir tartışma yaşandı. Erkek arkadaşlarımızdan biri, kadın arkadaşlara, “Benimle aynı maaşı alıyorsunuz ama aynı işi yapamıyorsunuz. Elimde imkân olsa kadın işçilerin hepsini buradan gönderir, yerine iş yapacak eleman aldırırdım.” dedi. Bunun üzerine kadın arkadaşlarımızdan biri de, “Ben ve diğer kadın işçiler altı yıldır burada çalışıyoruz, daha önce burada çalışan erkek arkadaşlardan hiçbiri bize böyle bir tepki göstermedi, sen işinle uğraşmak yerine bizimle uğraşıyorsun” diye tepki verdi. Buna benzer tartışmalar daha önce de yaşanmıştı ve ben de erkek arkadaşımı bu tür davranışlardan uzak durması konusunda uyarmıştım. Biz işçi sınıfının üyeleri olarak birbirimizle değil hakkımızı alabilmek için kol kola patrona karşı mücadele etmeliyiz. Doğru olan budur. Bu tartışmalar bizi gerçek sorunlarımızdan uzaklaştırmaktan ve patronun ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey ifade etmez.

***

Metal

Yemeklerimiz yetersiz ve sağlıksız • Daha önce çalıştığım fabrikada birçok sorundan bahsetmiştim. Bu kez de en büyük sorunlarımızdan biri olan yemek sorunumuzdan bahsetmek istiyorum. emeklerimiz dışarıdan hazır gelmiyor, fabrikada pişiyor. Bu yemeğin ne şartlarda hazırlandığını görmek ve ne tür malzemeler kullanıldığını bilmek açısından avantaj gibi görünebilir. Fakat durum hiç de öyle değil. Çünkü aslında yemeğin yapıldığı ortamın hijyenik olmamasından tutun da, yemeklerde kullanılan gıda malzemelerinin ambalajlarında yazan isimleri ilk defa burada görmüş olmamıza kadar birçok sorun var. Patron piyasadaki en ucuz malzeme nerede varsa onu buluyor ve alıyor. Kendisi yemediği için yemeğin lezzetinin veya içine konulan malzemelerin yarattığı olumsuz etkilerin onun için önemi yok. Oysa ağır sanayi de çalıştığımız halde yemeklerimiz yetersiz. Çoğu zaman doymamamız bir yana içine katılan malzemeleri ve tadını da hesaba katarsak yediğimiz yemeğin pek bir yararı olmuyor. Ama zararı var tabi, yemeklerde kullanılan yağdan dolayı yemekten sonra hepimizin midesi yanmaya başlıyor. Normalde iş kolunun özelliğinden dolayı yoğurt vermeleri mecburi. Zaten o da olmasa büyük ihtimalle zehirlenecek ya da aç kalacağız. Birçok arkadaşımız yemek almıyor, sadece ekmek ve yoğurt yemeyi tercih ediyor. Bir de haftada bir gün cacık çıkardı. Son iki haftadır çıkmayınca aşçıya sordum, “Neden artık cacık yapmıyorsunuz?” diye. Aşçı da “Ben alınacak malzemeler listesine yazıyorum ama patron
listeyi kontrol edip üzerini çiziyor.” dedi. Bizim patronun servetini hesaplamaya matematiğimiz yetersiz kalıyor ama patron bizim üç beş kuruşluk yemeğimizden nasıl kesinti yapacağının hesabından yine de geri durmuyor. İşin özü şu ki; ne bu sorun diğer sorunlarımızdan çok farklı bir sorun, ne de bu sorunları yaratan mantık farklı. Fabrikada yaşadığımız tüm sorunların sebebi patronun kapitalist kâr mantığına dayanıyor. Çözüm de aynı tabi. Çözüm işçiler olarak patronun bu uygulamalarına karşı örgütlülüğümüzü sağlamaktan ve taleplerimizi tek bir ağızdan haykırmaktan geçiyor. Bunu başaramadığımız için açlığa mahkûm edilmiyor muyuz zaten?

***

Lojistik

Her şeye zam var, maaşlara yok! • Öncelerde işyerimle ilgili yazılar yazıp farklı sorunların yanında üç yıldır zam alamadığımızdan da bahsetmiştim. Bu durum halen devam ediyor. Biz işçiler boğazımıza kadar sorunların içine batmışız. Yiyeceğe zam, yakacağa zam, eğitime zam, ulaşıma zam; yani yaşam alanımızdaki her şeye zam gelirken, maaşlarımıza halen zam verilmemesi sinirlerimizi alt üst ediyor.Hatta öyle bir hale geldik ki işçiler olarak birbirimizle tersleşmeye, tartışmaya başladık. Tabii ki bu ailelerimize de yansıyor. Ev içerisinde de tartışmalar başını alıp gidiyor. Hal böyleyken patron kanadında bir sorun yok, kendisi kâr etmeye devam ediyor. Bir zam dönemi daha geldi. Patronumuzun kötü bir huyu var. Hiçbir açıklama yapmaz, kabuğuna çekilir bu dönemlerde. Bizler de sessiz kalmıyoruz. İstiyoruz hakkımızı. Her yıl toplantı talep ediyoruz. Açıklama bekliyoruz. Farklı zamanlarda farklı tepkiler verdik; ama faydalı olmadı. Muhatap arayıp durumumuzu konuşmak istiyoruz. Müdürler, genel müdüre gönderir. O da şirketin zor durumda olduğundan bahsedip, “İşine gelmeyen çıkar gider” deyip bitirir. İşten çıkanlar olur, kalanlar olur. Yeni bir yılla birlikte bir zam dönemi daha geldi. Hepimizde beklentiler vardı, bu yıl zam olur diye ama tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Her yıl mart ayına kadar sabredip sonra tepki verirdik. Bu yılki tepki erken oldu. İşçilerin çoğunun çalıştığı Yeşilköy şubesinde (yaklaşık 40 kişi çalışıyor) arkadaşlar üç hafta önce maaşlarımıza zam yapılması için patronla konuşmak istediklerini söyleyip, kısa süreli işi durdurup şefle haber göndermişler. (Bizlerde İkitelli’de telefonla haber aldık.) Bayan patron da elebaşı aramak derdiyle (Çünkü daha öncesinde de aynısını yaptı) birkaç kişi gelsin konuşalım demiş. İşçiler de “O gelsin, hepimizle konuşsun” demişler. Patron işçilerin yanına gitmemiş, “Konuyu değerlendirip haber veririm.” demiş. İşçiler çalışmaya devam etmişler. Bir hafta sonra diğer patronla da konuşmuş ve müdürlerle toplantı yapmış. Bu yıl da zam veremeyeceklerini, ancak maaşları zamanında vermeye çalışacaklarını açıklamış. Karar bizlere geçen hafta söylendi. Öyle görünüyor ki tepki yeterli olmamış. Bizlerin de iki şubeyi kapsayacak tepkiler göstermemiz gerek. Bir taraf ses çıkarırken diğer tarafın haberi olmadığında kopukluk oluyor. Birkaç arkadaşla konuştuk. Geçmiş yıllarda yaptığımız hataları yapmadan, hep beraber mücadele etmenin koşullarını konuşmak için bir araya geleceğiz.

Yorumlar kapalıdır.